26 Şubat 2009 Perşembe

ÜYELERİMİZDEN


TUZAK
Yavrum İshak,
Kuşbaz İshak!
- serin sular çocuğu -
çıplak uykular onarsın seni
belli katlanacak yine zaman;
ören yerlerim çünkü şaşmaz...

Yığışsın gözlerin çipil çipil
ağla, sana olmaz artık dualar
örs ve ökse! bil ve inan;
zaman kirlendi aşkımdan.

Ey Şehrazat, ey Kadın
- ruhumun dinlendiği rıhtım -
soyun ve sokul boşluğuma
gözyaşlarınla yık bendimi;
gitsin artık korkular...

Oğlum İshak,
Fetbaz İshak!
haydi kurtul faklardan
yaşamın umarsız bir tuzak;
kaçarsam ölürsün...

Remzi ÖZMEN


EŞKİN AT
Yüreğim hasır döşeli bir oda
eski bir kilim karşı duvarda;
ibrişim işlemeli ve bilmeceli

Hüzün; duvara gerili bir resim
ağıyor bir akşam üstü gövdeme;
gölgem kafama denk şimdi…

Remzi ÖZMEN



Türkiye Edebiyatında Komplo Romancılığı

Salih Zeki Tombak


Roman, şiirden sonra, edebiyatın en uzun ömürlü türü. Bunu başarmasının nedenlerinden birisi, insanı başa koyan, öne çıkaran ana damarının, üslup ve yöntem bakımından çeşitlilik gösterse de, her zaman iyi örneklerle kendisini devam ettirebilmesidir. İnsan, iyilik ve kötülük kapasitesiyle, trajik durumlarıyla, iradesiyle, ruhsal zenginliğiyle, hem roman türünün ana konusu olmuş ve hem de insanı, krala, padişaha, imparatora, feodal otoriteye, kiliseye biat eden, iradesiz bir sıradanlığın mensubu olmaktan, hayatın merkezine taşıyan bu edebi tür; tam da bu nedenle modern tarihle birlikte yükselmiştir. Evet, romanı edebiyatın en ilgi çeken, belki en fazla toplumsallaşan türü haline getiren süreçler; kapitalizmin bir dünya sistemi olmaya hazırlandığı tarihle iç içe gelişir.

Romanın dayanıklılığının ve toplumsallaşma yeteneğini korumasının ikinci bir nedeni ise, her zaman, özerk alt türlerin gelişmesine imkan veren bir tür olmasıdır. Aşk romanlarının, polisiyenin, fantastik kurgunun, bilim kurgunun, casus romanlarının, gerilimin vb. roman tanımı içinde ve fakat onun alt türleri olarak var olabilmesi; hayatın bir yönünün diğer yanlarından daha çok ve belirgin biçimde öne çıktığı türlerin gelişebilmesi, romanın hayatın ve toplumsal dönüşümlerin karşısındaki uyum yeteneğini ortaya koyar. Bu çeşitlilik aynı zamanda, toplumun edebiyatla, roman türü üzerinden ilişki kurmaya olan ihtiyacının gücünü de ortaya koymaktadır.

Elbette alt türlerin, hayatın zenginliğini, bir yanını öne çıkararak daraltmasının yarattığı, edebi bir eser açısından tehlike anlamına gelen kalıcılık problemleri vardır. Bu tehlikeyi, gerilim, bilim kurgu, fantastik kurgu ve diğer alt türlerde büyük başarıyla göğüslemiş mükemmel örneklere sahip olduğumuzu biliyoruz. Okurun edebiyattan ziyade, gerilim, merak, fantezi, aşk veya erotizm gibi beklentilerini yazılı metin üzerinden karşılamaya yönelen; dolayısıyla bu beklentilerin giderek daha çıplak biçimlerini cevaplandıran eserlerin, edebiyattan ödün verdiği ve giderek bayağılaştığı, deyim yerindeyse “porno”laştığı sayısız ve edebi açıdan önemsiz örneğin de var olduğu herkesin malumudur.

Bir alt tür olarak komplo romanının bütün dünyada sayısız örneğinin kaleme alındığını ve yayınlandığını söyleyebiliriz. Bu alt tür, tarihin seyrinin, ulusal düzeyde veya uluslar arası düzeyde siyasetin komplolarla ilerlediği veya komploların bu seyre yön verdiğini anlatır. Elbette kahramanları vardır. Kahramanların, genel olarak roman kahramanından daha çok fantastik niteliklere sahip olduğu ve gerçeklikten uzak kurgulandığı söylenebilir. Komplo edebiyatı kahramanlarının tümü, bir insanın yetenekleri ne olursa olsun hepsine birden sahip olmasının imkansız olduğu yetenek, beceri ve bazen mistik güçlerle, yazarları tarafından donatılırlar.

Bir “sır” olmadan komplo romanı yazılamaz. Kahramanın, bu sırrı çözerek; komplo romanının olmazsa olmazlarından biri olan “düşmana”, “kötü güçlere” karşı savaşması gerekir. Düşman ise ya başka bir devlet, bir gizli tarikat, masonik bir organizasyon veya uluslar arası mafya veya çok uluslu şirketler olabilir. Böylece sırlar çoğalır ve bir başka alt türle, fantastik kurguyla akrabalıklar kurulur. Elbette komplo romanı, gerilim, casusluk, cinayet gibi türlerle örtüşme alanları olan bir türdür, aynı zamanda.

“Kahramanımız” büyük güçlerle savaşmakta ve bir büyük komployu boşa çıkartarak tarihin akışını yönlendirmeye çalışmakta olduğuna göre; yazar ona hangi büyük yetenek ve güçleri izafe ederse etsin, mutlaka dost güçlere de ihtiyaç duyacaktır. Bu güç, bazen “mavi kuvvetler”, yani “demokrasi dünyası”, çoğu zaman kahramanın yurttaşı olduğu devlet ve daha çok o devletin gizli faaliyetleri de olan ordu, istihbarat veya emniyet örgütleridir. Bazen bu örgütlerin “derininde” yaşayan, Gladio türü uluslar arası sisteme özgü veya “ulusal” organizasyonlar olur. Bir dost kuvvet olarak “medya”nın rolü ise ihmal edilemez.

Peki savaş neyin etrafında dönmektedir? Her ülkenin ekonomik çıkarları, komşularıyla tarihten gelen veya aktüel ihtilafları vardır. Komplo romanı, daha çok, gündeme yeni gelen zenginlikler veya ihtiyaçlar üzerinden eserini kaleme alır. Bu, Türkiye’de neredeyse her şeyin çözümü gibi efsaneleştirilen “Bor Madeni” gibi, kimsenin hakkında yaratılan efsanenin ne kadarının doğru, ne kadarının uydurma olduğunu, ideolojiyle aşırı yüklenmiş bilim insanları yüzünden öğrenemediği bir yer altı zenginliği olabilir. Veya “küresel ısınma” nedeniyle ortaya çıkması muhtemel “su savaşları” olabilir. Veya bir enerjiye ihtiyaç duymaksızın çalışan, “icat” olabilir.

Türkiye’nin tarihinden gelen bir birikim var. Yüzyıllar boyunca “Doğu’nun en batısında”, “Hristiyan dünyasına karşı” fetih yapan veya bunu yapamaz hale geldiği yüzyıllar boyunca da, “Doğu’nun önünde, sömürgeci Batı’ya karşı bir direniş kalkanı” görevi yapan; kısacası Doğu’nun en batısında, Doğu’nun kılıcı rolüyle yer alarak büyük devlet kimliği kazanan Osmanlı, 18. yüzyıl sonlarından itibaren adım adım toprak kaybederek, sürekli savaşlar içinde yıpranarak yaşadı. Ve sonunda sükut etti.

Bu uzun geri çekilme, ağır kayıplar ve sükutun sonrasında, Kemalist Cumhuriyet, Türkiye’yi Doğu’nun en batısından alıp, batı’nın en doğusuna yerleştirdi. Cumhuriyet öncesi “batılılaşma” çabaları, batıdan öğrenerek batıya karşı güçlenmeyi ve bir gün gelip muzaffer olmayı hayal ediyordu. Cumhuriyet batı’ya karşı muzaffer olma hayalini terk etti ve kapitalist/emperyalist dünyanın bir parçası olmayı amaçladı.

İki yüzyılı aşan küçülme, parçalanma, yenilme ve çözülme sürecinin, Türkiye toplumunun bilinçaltında ağır bir tortu yarattığını tahmin etmek güç değildir. Hem varlığını koruyabilmek için, batının bir parçası olma arzusu ve hem de batıya karşı hasmane duygular biriktirmeye hazır, çelişkili ve çatışmalı bir ruh hali, Cumhuriyet tarihi boyunca, çok sık su yüzüne çıktı. “İngiliz’e karşı, Alman”ın askeri başarılarını sevinçle karşılayan; bu arada Hitler’in mehdi olduğunu ve asıl adının “Haydar” olduğunu savunan “komplo teorileri” bile üretildi. Şu sıralarda da, İngiltere Veliahtı Charles’ın “gizli Müslüman” olduğuna dair fısıltılar yayılmaktadır.

İfade etmek gerekir ki, komplo romanı hemen her zaman tarihe başvurmakta; ancak tarihe ilişkin gerçek bilgilerden yararlanmak yerine, tarihi bir fon ve yağmalanacak bir malzeme yığını; tevatür uydurulacak bir zemin olarak ele alır.

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ve özellikle Soğuk Savaş boyunca Türkiye eski Osmanlı coğrafyasına karşı derin bir ilgisizlik yaşadı. Sanki İngiliz emperyalizmi ile, “Eski Osmanlı coğrafyasında olup bitenle ilgilenilmeyecek” diye, yazılı olmayan bir anlaşma yapılmıştı. İlgilenmek zorunda kalınan her çatışmada ise, bölge halklarından değil, bölge halklarıyla çatışan batılılardan yana tutum alındı. Süveyş’in işgalinde böyle oldu, Cezayir halkının Fransız sömürgeciliğine karşı verdiği bağımsızlık savaşı esnasında da böyle oldu. Filistin topraklarında emperyalizmin himayesinde Siyonist bir proje olarak İsrail kurulduğunda ve izleyen süreçte, Türkiye İsrail’in varlığına karşı çıkmadı. Nihayet SSCB’nin sükutu ve soğuk savaşın sona ermesinden sonra Türkiye gene Atlantik ittifakının bir parçası konumunu korumakla birlikte, stratejik bir derinlik yaratmaya girişti. İslam dünyasıyla ilişkilerini yeniden kurdu ve geliştirdi, komşularıyla arasındaki ihtilafları çözmeye girişti ve bir yandan da, başta komşuları olmak üzere, bölge halklarına ve devletlerine karşı ciddiye alınır bir “empati” geliştirdi. Bu Türkiye’nin içinde yer aldığı ittifakın asli unsurlarına, ABD ve Avrupa Birliği’ne karşı inisiyatif geliştirmesine, bazı konularda daha farklı davranabilmesine imkan verdi. Ancak bu özerkleşme, serbesti, en yakın müttefikleriyle ilişkilerde çok ağır krizler yaşanmasına yol açtı.

İşte tam da bu dönemde, ağır bir iktisadi kriz; yıkıcı etkisi çok büyük olan bir deprem felaketi; ünlü, ABD’nin Irak’ı işgalinde kuzeyden cephe açabilmek için Türkiye topraklarını kullanma talebine ilişkin “3 Mart tezkere krizi” sonrası yaşananlar ve özellikle Süleymaniye’de Türk özel birliklerinin başına çuval geçirilmesi vakası, komplo romanı patlamasına yol açtı: Tarihin tortusu, evet bir iç tutarlılığa ve siyasal derinliğe sahip olmaksızın, tamamen bir tortu olarak su yüzüne çıkmıştı.

Birbirine benzer onlarca komplo romanı, kitapçı vitrinlerini, otogarlardaki ve tren istasyonlarındaki ve sokaklardaki kitap sergilerini, havaalanlarındaki gazete bayilerinin kitaba ayrılmış reyonlarını ve tabii kitapçıların çoğunun vitrinlerini işgal etti.

Bu kitapların tamamına yakınının edebi bir değeri yok. Bazılarının Türkçe dilinin temel gramer bilgilerine sahip olmayan yazarlar tarafından kaleme alındığı açık. Ama bu romanların başka ortaklıkları da var:

Basiretsiz, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunan sivil siyasetçiler ve elbette sivil siyasetin kendisi bu eserlerde temel bir çıkış noktası oluşturuyor.

TSK’dan (Türk Silahlı Kuvvetleri) çok ender, emniyet ve MİT’ten (Milli İstihbarat Teşkilatı) ve benzeri istihbarat örgütlerinden, “kötü kişiler” çıkabilir, gaflet, delalet ve hıyanet içinde olan bireylere rastlanılabilir, ama bu kişiler istisnadır, münferittir. Kurumlar ise düzgündür, sağlamdır. Aslında Türkiye toplumu da çok düzgün ve temizdir. Medyanın kendisi de bazı bireysel hainlikler ve gaflet örnekleri olsa da, toplumun ve devletin temel kurumları gibi, düzgündür, temizdir.

Düşmanlar ise, iki kategoride yer alır: Altı tamamen boş, ideolojik bakımdan son derece eklektik ve tutarsız bir anti-emperyalizm ajitasyonuyla birlikte asli düşman ABD’dir. Ancak en ünlü ve en çok satan komplo romanı “Metal Fırtına”nın sonunda görüldüğü gibi, kötü olan ABD veya ABD emperyalizmi değil; bu devletin başına geçen yanlış insanlardır. Bu romanda ABD Türkiye’ye yüksek teknoloji ürünü silahlarla saldırmış, ülkeyi işgal ve tahrip etmiş fakat ilk şok dalgası ve işgali izleyen direniş karşısında tutunamamış, bu arada ABD’de yönetim değişmiş ve bu tahribatı yeni ABD yönetimi telafi etmeye girişmiştir.

İkinci kategoride yer alan düşmanlar ise, mutlaka asli büyük düşmanla ilişkili olan Yahudiler, Sabatayistler, Misyonerler, Ermeniler ve özellikle Ermeni diasporası, tarih boyunca Türkiye’ye tuzak kurmaya doymamış Yunanistan ve “emperyalizmin bir maşası olan” Kürt siyasi hareketidir, Kürtlerdir. “Türkleri her zaman arkadan vuran Araplar” yalanı da, komplo edebiyatında, zaman zaman kullanılan bir standart malzemedir.

Kahramanlar, “düşman komplolarını” boşa çıkarmak için savaşırken, elbette “kötüleri” öldürmekte, bombalar patlatmakta, işkence ile adam konuşturmakta… kısacası sınırsız suç işlemektedir. Bu suçların kovuşturulmaması, kolluk güçleri tarafından yakalanıp yargı önüne çıkarılmamaları, yakalanmışlarsa yargıya gitmemeleri; gitmişlerse oradan serbest kalmaları ise; emniyet, jandarma, MİT, yargı, ordu gibi kurumların esasen “kahramanla” aynı zihniyette olmasındandır. Dolayısıyla kahramanın kahramanlıkları arttıkça, onun suçlarına göz yuman, yardımcı olan kurumlar da, yazar tarafından mistifike edilmekte; adam kaçırma, işkence ve cinayet gibi suçlar meşrulaştırılmakta ve bu suçları işleyen kahramana karşı sempati yaratılmaktadır.

Esasen, Cumhuriyet tarihi boyunca her zaman ve yoğun olarak Soğuk Savaş döneminde sosyalistlere karşı; 1980’lerden itibaren Kürt siyasi hareketinin mensuplarına ve yakınlarına karşı, büyük sıklıkla işlendiği ve korunduğu bilinen bu tür suçların roman kahramanlarına işletilmesinde bir yaratıcılık yoktur. Ancak komplo edebiyatı, bu suçların toplum tarafından sempatiyle karşılanmasına yardımcı olmaktadır.

Diğer taraftan komplo romanlarının yapmakta olduğu bu işi, “Kurtlar Vadisi”, “Şubat Soğuğu”, “Saklı Oda” gibi televizyon dizileri de yapmakta; bu romanların gerçek edebiyat eserlerinden çok daha fazla satması gibi; bu çeşit tv dizileri de raiting rekorları kırmaktadır.

Sonuç olarak bu edebiyatın, en dolayımsız, en çıplak biçimde içerdiği milliyetçi/ulusalcı ideoloji ile; devletle, ulusal ve uluslar arası siyasal sistemle bağlı suç örgütlerinin varlıklarını ve faaliyetlerini topluma benimsetme misyonunu yerine getirdiği açıktır. Böylece devletin bekası adına işlenen suçlar, komplo romanlarıyla; bunların tv dizisi versiyonlarıyla ve medyanın katkısıyla meşrulaştırılmakta; devletle toplum, bu zeminde iç içe geçmektedir. Komplo romanlarının ilkel, milliyetçi, ırkçı, düzeysiz, cahilane ve pek çok örnekte görüleceği üzere gülünç nitelikleri ise bu zemini tanımlayan diğer unsurları oluşturmaktadır.



KÜRESELLEŞEN DÜNYANIN TÜRK EDEBİYATINA YANSIMASI


Tülay Akkoyun

Destan ve şiir kökenli bir toplum olarak, küreselleşen dünyanın rüzgarına kapılıp gitmekte olduğumuz gözlenmektedir. Köklü kültürü olan toplumların dışarıdan benimsetilmeye çalışılan farklı kültürlere direnişleri sanatla olacaktır. Sanat ve sanatçı onaylamadığı durumlara, yozlaşmaya karşı duruşta, muhalefette olmalıdır.

Yansıtılan her yeniliği modernleşme adına alıp kabullenmenin, o kültürü zenginleştirmenin tersine kısırlaştırdığı, yozlaştırdığı, hatta yok etmeye çalıştığı bilinen bir gerçektir. Ülkemiz, içinde barındırdığı birçok kültürle zaten bir kültür mozaiği oluşturmaktadır. Tanzimat dönemiyle birlikte, batı örnek alınarak yazınsal yenilikler Türk Edebiyatına girmiştir. Tanzimat’la başlayan, edebiyatta batıya yönelme günümüzde en uç noktaya ulaşmıştır. Küreselleşme zincirleri altında ise, koloni durumundan çıkmış birçok ülke batı etkisi altına girmeye başlamıştır. Koloni sonrası edebiyatlar, kimlik karmaşası yaşayarak, sömüren ülkenin diliyle yapıtlar üretmeye başlamıştır. Oysa bir ülkenin kendi kültürünü tüm incelikleriyle başka bir ülkenin diliyle aktarması mümkün değildir.

Özgür bir ülke olarak edebiyatımızdaki en büyük gücümüz kendi dilimizde yazabilmek iken, ne yazık ki başka ülkelerin diliyle, başka kültürleri anlatan yapıtlar üretmeye başladık. Edebiyatımız giderek batı etkisi altında, toplumsal gerçeklikten uzaklaşarak yüzeyselleşmektedir. Edebiyatımızı felsefeden soyutladıkça içi boş yapıtlar ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda içeriğinde hiçbir iletisi olmayan, yozlaşmış bir kültürü yansıtan birçok kitap yayımlanmaktadır. Popüler kültüre hizmet eden bu ürünler çok satanlar listelerinde de ilk sıralarda yer almaktadırlar.

Sağlam bir kurgu ve içerikten yoksun, sabun köpüğü hafifliğinde yapıtlarla kültürümüzü geleceğe aktarmanın, kalburla su taşımak denli anlamsız ve boş bir çaba olduğunun farkında olan aydın yazarlarımız buna karşı savaşım vermektedirler. Felsefi ve kültürel donanımı olmayan bazı yazarlar kendilerinden önceki edebî yapıtları okuma gereği bile duymadan yazmaya soyunmaktalar.

Serbest ekonomi, açık pazarın getirdiği serbest rekabet piyasası edebi yapıtı gittikçe metalaştırmakta, salt çok satma kaygısıyla yazılmış, edebi yapıt olmayan ürünler ortaya çıkmaktadır.

Küreselleşmenin, postmodernizmin öne çıkardığı mistisizme yönelik, felsefeden uzak, dolayısıyla derinlikten yoksun, içi boş çarpık, bayağı ilişkilerin anlatıldığı yoz bir edebiyat oluşturulmaya gidilmektedir. Mistisizme yönelik bir çok kitap dünya çok satanlar listelerinde yer almaktadır. “Ferrarisini Satan Bilge”, “Simyacı”, son günlerde herkesin diline doladığı “Secret” gibi kitaplar, insanları mistik şeylere yönlendirip, felsefi düşünmeyi engellemeye çalışarak, düşünen, sorgulayan insanlar yerine, insan beynini pasif duruma getirerek küreselleşmenin gerekliliklerine hizmet etmektedir. Mistisizme yönelik bu yapıtların belli bir dine hizmet etmekten uzak, din kisvesi altında fal, büyü gibi batıl inançlara yönelik oldukları da gözlemlenmektedir.

Klasik yapıtların yazarları, en az bir hatta birkaç bilim dalında eğitim ve donanımları olan sanatçılardı. Günümüzde TV ve internetten edinilen bilgilerle her şeyden biraz bilen insanlardan oluşmaktadır toplumlar. Zira inceleyen, araştıran, sorgulayan bireyler toplum adına tehlike gibi görülmektedir. Edebiyat da bu durumdan etkilenmektedir.

Oysa, edebiyatı tarihten, toplumbilimden, felsefeden, psikolojiden ve sanatın diğer dallarından soyutlamak mümkün değildir. Birçok bilim dalıyla iç içe olan edebiyatı bunlardan soyutlamak, kısır döngüye, tükenişe giden yolda hızla yol almak olacaktır. Günümüzde şiirde, romanda, öyküde gözlemlenen patlama üretim açısından memnun edici gibi görünse de niceliğin değil niteliğin ön planda olması gerektiği gerçeği de göz önünde bulundurulmalıdır. Çok satan kitaplar içerisinde sanatın metalaştığının göstergesi olan başka bir tür daha bulunmaktadır. “100 Soruda Çok Kazanmanın Yolları”, “100 Soruda Başarıya Ulaşmanın Yolları”, “100 Soruda Kız Tavlama Yöntemleri” gibi ürünler, serbest ekonominin, küreselleşmenin getirdiği, insanların istediklerine kısa yoldan ulaşabilmeleri, köşe dönmecilik gibi, emekten yoksun, kolaycılığı öğretmeye yöneliktir. Düşünen, irdeleyen, aydın insanlar olarak yıllardır bize emeğin önemi düstur olarak verilmiştir. Oysa günümüzde insanlar emek harcamadan yapılmış bir işin kalıcı olamayacağını, sabun köpüğü gibi uçup gitmek zorunda olduğunun ayrımına varamaz duruma gelmişlerdir.

Konu başlığında, küreselleşen dünyaya karşı duruşun yolu olarak gösterdiğimiz sanat, yüzyıllardır hep bir şeylere karşı duruş misyonu üstlenmiştir.

21. yüzyılda, hız çağındayız, teknolojinin egemenliği altında okumayı, tiyatroya, sinemaya gitmeyi gereksiz gören toplumlarda sanatın söz konusu işlevini görebilmesi, kendini sanata adamış, sorumluluk bilinci taşıyan, aydın sanatçılarla mümkün görünmektedir.

Postmodernizm ile aşure arasında ilginç bir benzerlikten söz etmek istiyorum. Aşure, Nuh Tufanı’ndan sonra birçok malzemenin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir tatlıdır, ama yokluk zamanında oluşturulmuş bir yemektir. Yaşamsal ve felsefi anlamda postmodernizm için böyle bir yokluk, yoksunluktan söz edilmesi yersiz olur. Üstelik ileri teknolojiyle birlikte yaşadığımız hız çağında böyle bir durum olası değildir. Postmodernizm bir durum, bir süreçtir. Postmodern durumda da aşure örneğinde olduğu gibi her şeyden bir parça yer aldığı gözlemlenmektedir. Televizyon, bilgisayar, internet gibi iletişim araçları ve iletişim ağı ile insanlar her şeyden bir parça bilmektedirler. Her şeyden bir parça bilen insan yüzeyseldir. Toplumun, sanatın ilerlemesi, kültürümüzün gelecek kuşaklara aktarılması ise yüzeysellikle başarılamaz.

1980 askeri darbesi sonrası sosyo-politik değişimler edebiyatta biçim arayışlarını daha da uç noktalara taşımıştır. Baskıların yoğun olduğu bu dönemde toplumsal gerçekçilikle yazmanın zorlukları, yazarları bireyci ve biçimci değişimlere yöneltmiştir. 1990’lı yıllardan itibaren, sermayenin küreselleşme süreciyle birlikte bu yöneliş uç noktalara ulaştıkça içi boş yapıtlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Toplumu, yazarın içinde yaşadığı dönemi yansıtmayan yapıtlarla kültürümüzü geleceğe aktarmanın olanaksızlığı göz ardı edilmemelidir. İçerikten çok biçime önem veren, mistisizmi ve tarihi konu alarak yazmak, toplumcu gerçekçilikten uzaklaşmak ya da kaçış değil midir?

“Yeni Roman”cılar ve postmodernistler, geleneksel roman yapısını bozmaya çalışarak, anlam ve içerikten çok biçimsel arayışlara yönelmişlerdir. Bu tür romanların batıdaki yankıları giderek azalmaktadır. Bizim edebiyatımıza yansıması çok geç olduğundan bizdeki yankıları halâ sürmektedir.

Postmodernizmi felsefi açıdan olumlamamız mümkün değildir, ama yazınsal anlamda getirdiği teknikleri yok saymamız da olanaklı değildir. İç konuşmalar, geri dönüşler, gibi teknikler yıllardır birçok yapıt içerisinde kullanılarak Türk Edebiyatında yazınsal zenginlik olarak çoktan yerini almış bulunmaktadır. Teknolojinin getirdiklerinden amaca yönelik kullanarak yararlanmak gibi modernizm ve postmodernizmle gelen yazınsal teknikleri de yazınsal zenginliği sağlamak üzere kullanmak, toplumu, bireyi, okuru da bilinçlendirmeyle olanaklıdır.



AUSCHWİTZ TRENLERİ


Sabahattin YALKIN


Polonya sınırında sımsıkı tuttuğu eli
elinden zorla koparıldığında
vakit ağıtlı bir anaydı …


Beş miydi altı mıydı yaşı
belki bir kuş yaşı
gözlerinde bin yıllık korku
bir avuçluk çocuk yüzü
yüzünden uçmuştu …


3. Döngü’ nün milyonlarca sabahından biri
kayıtlarda hüzünlü süt rengi
kanlığı tükenmiş kanının
suçlu en sevdalı kırmızısı
sus-pus Vatikan’ın sağır çanları
akortsuz kalmış gettoların ince kemanları
ölüm soluklu İsrafil’ in som suru


4. Auschwitz trenleri ıslıklı duman
Zifir acısı bulaşmış Meryem-Ana aklığına
gök bir başka göğe gizlenmiş utancından
şimdi insan fırınları birer resim olsa da
gaz odaları birer resim
canavar ağızlı çukurlarda diri diri
ağıdı yankılanır ulu Yehova’ nın …



5. Zaman içinde uzun bir çığlık zaman
ne Auschwitz’ in yakılmış cesetleri
ne de Kudüs’ ün fosforlu misketleri
yetmezzzzz
insanı tüketmeye …


6. Ya-leyl’ li daraç sokaklarda şimdi
yalnız kalmıştır tanrısını arayan çocuklar
tanıktır kapanmayan ölü gözleri
yalnız kalmıştır tanrısını arayan kadınlar
tanıktır karınlarına düşen sevdalı damla
yalnız kalmıştır tanrısını arayan adamlar
tanıktır damarlarında akan beyaz rüya …


7. Turu Sina artığı eski bir yıldız
ışıklarını kaçırır Kudüs akşamlarından
makamı yitik bir ilahi Ağlama Duvarı
ey gök … kimin içindir bu yakarı
şimdi nerde Musa’nın asası
nerde Fıravun’u gargeden sular
ölen ölse de yeniden başlar sevdalar …

10.Ocak.2009 / Feneryolu




NÂZIM’A BURSA’DA YER AÇIN!


Bugün 15 Ocak. Dünyaca ünlü şairimiz Nâzım Hikmet’in 107.doğum günü. Zaman siyaset üzerine çeşitli oyunlar oynayarak bir çok siyasetçiyi tarih sahnesinden silerken, sanatı ve sanatçıyı yaşattı. Bunun en muhteşem örneklerinden biridir Nâzım Hikmet. Günümüz hükümetlerinden beklenen, ne ölülerin diriltilip tekrar gömüleceği bir cenaze töreni, ne de devletin, öldüğümüzde zaten geri aldığı, ama varlığı yadsınamayacak bir gerçeklik olan nüfus cüzdanlarının yeniden yazmaya çalışmasıdır. Meşru olan Nâzım Hikmet’in dünya şairliğidir, Türkiye şairliğidir.
Nâzım Hikmet, 1 Haziran 1933 - 5 Ağustos 1934 ve 5 Aralık 1940 - 8 Nisan 1950 tarihleri arasında yaklaşık on bir yılını (haksız yere) Bursa hapishanesinde geçirmek zorunda bırakılmış ve en güzel şiirlerini Bursa’da yazmıştır. Ancak bu büyük kentte bugün Nâzım Hikmet’i anımsatacak, adı konmuş hiçbir mekân; kültür, sanat merkezi, müze, cadde vb bulunmamaktadır.
Çağdaş uygarlığı ve demokrasi kültürünü yaşayan ülkeler herhangi bir şairinin, sanatçısının birkaç gün kaldığı oteli, zaman geçirdiği mekânı müzeye, anma yerine ya da kültür-sanat merkezine dönüştürerek geçmişine, kültürüne, aydınına, sanatçısına sahip çıkmakta ve böylece uygar dünya içinde saygınlığını arttırmaktadırlar. Ülkemizde ve Bursa’mızdaysa, bütün dünyada şiirleri okunan Nâzım Hikmet görmezden gelinerek unutturulmak, belleklerden silinmek istenmektedir.
Bursa Yazın ve Sanat Derneği (BUYAZ) olarak diyoruz ki Bursa, Nâzım’a sahip çıkarak dünya şiirinin ziyaretgâhı olabilir. Böyle bir sonuçtan, Bursa kadar ülkemiz de onur ve gurur duyar.

BURSA CEZAEVİ’NİN KALIN DUVARLARI ONUN ŞİİRLERİNİN DUYULMASINI ENGELLEYEMEDİ

Nâzım Hikmet, Türkiye halkının, dünya halklarının özlemlerini dile getiren ve dünyada, Türkiye dendiğinde akla ilk gelen, adı Türkiye adıyla özdeşleşmiş insanlarımızdan biridir. Onun ulusal ve evrensel anlamda insan manzaralarını çizdiği Bursa’da yaşayan biz aydınlara, sendikacılara, sivil toplum örgütlerine, akademik odalara; geç kalmış bir çabayı tamamlama görevi düşmektedir.
Bundan hareketle ve öncelikle Bursa’da; Nâzım’a ait eşyaların, onun Bursa’da yaptığı resim v.b. emek ürünlerinin, yazdığı kitapların ve Nâzım üzerine yazılmış yerli-yabancı yayınların sergilenebileceği bir Nâzım Hikmet Müzesi’nin oluşturulmasını ya da Nâzım Hikmet Kültür-Sanat Merkezi’nin açılmasını, Bursa Büyükşehir ve Osmangazi, Yıldırım, Nilüfer belediyelerinden, sınırlarında bulunan merkezi caddelerinden ve parklarından birine Nâzım Hikmet adının verilmesini; Nâzım Hikmet’in yattığı hapishanenin yerinde yapılmış olan Bursa Adliyesinde ve Bursa Kent Müzesi’nde Nâzım Hikmet için birer müze-oda ayrılmasını, Bursa’nın merkezi yerlerine Nâzım Hikmet heykellerinin dikilmesini talep ediyoruz.
Nâzım Hikmet’in şiirlerinin duyulmasını, hatta bütün dünya dillerine çevrilmesini o ünlü cezaevinin kalın ve yosunlu duvarlarının bile engelleyemediği Bursa’da, “Nâzım’a Bursa’da Yer Açın” sloganıyla başlattığımız kampanyaya şu ana kadar destek veren kurumlar şunlardır:

Edebiyatçılar Derneği Bursa Temsilciliği, TYS Bursa Temsilciliği, Bursa Tabip Odası, Bursa Serbest Muhasebeciler Mali Müşavirler Odası, Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi, Nilüfer Yerel Gündem 21, Mustafa Bozbey, Çağdaş Hukukçular Derneği Bursa Şubesi, KESK Bursa Şubeler Platformu, Eğitim Sen, SES, BES, Haber Sen, ESM, Tüm Bel Sen, Tarım Orkam Sen, Yapı Yol Sen, DİSK Bursa Bölge Temsilciliği, DİSK Emekli Sen, Doğader, 68’liler Birliği Vakfı Bursa Temsilciliği, Petrol İş Bursa Şubesi, Tümtis Bursa Şubesi, Elektronik Mühendisleri Odası Bursa Şubesi,

Bursa Yazın Sanat Derneği (BUYAZ)Yönetim Kurulu

Şaban AKBABA (Başkan)
Nursel ARAS (Başkan Yardımcısı)
Güney ÖZKILINÇ (Sekreter)
Ceyhun ERİM (Sayman)
Ramis DARA (Üye)



TRT ŞEŞ


Bülent Tekin

TRT 6’nın (TRT Şeş) yayına başlamasını ben çok önemsiyorum. Bu yayın 85 yıldır-daha öncesinde de vardır ya!-Türk devleti tarafından benimsenen asimilasyon politikasının ikrarıdır. 85 yıldır Kürt yerine kullanılan kart kurt tanımının iflasıdır. Bir Kürt halkı vardır ve dilinde bugün yayın yapılmaktadır. Meclis tutanaklarına Kürtçe yapılan konuşmalar bilinmeyen bir dille yapılan konuşma şeklinde not düşse de tarihe Kürt halkının dilinin (Kürtçenin) kabulünü not düşmektedir. Bu tv Türk devletinin resmi ideolojisinin Kürt sorunu karşısında direnemediğinin ayrı bir kanıtıdır da. İnsan hakkının ideolojiler, sınırlar ve devletler vasıtasıyla da olsa yok edilemeyeceğinin iletilerini bu tv veriyor. Bu yönüyle ben bu tv yayınını çok olumlu buldum. Yazılan çizilenlerin aksine Kürt halkı da bu tv’yi çok sevdi. En azından kendi diliyle haberleri izleyecek, şarkılarını dinleyecektir; Kürt topraklarının belgesellerini izleyecektir. Ancak TRT Şeş hiçbir zaman yozlaştırılmamalı ve Kürt kültürü için bir başlayışa temel olmalıdır. Bunun arkası gelmelidir. Anadilde eğitim, yayın yapma özgürlüğü, Kürt kültürünün ifadesi her alanda oluşturulmalıdır. Eğer Kürt-Türk halklarının kardeşliğinden bahsedeceksek ve bu böyleyse eğer, tüm bunlar yaşama geçirilmelidir. Belki de bir gün TRT Şeş’te Memê Alan, Mem û Zîn, Gılgamış destanı birer dizi olarak seyredilebilecektir. Bu bir güzel hayal de olsa düşünüldüğünde haz veren duygular yaratıyor.

İşte size Fırat, Dicle! Alın size Diyarbakır’ı, Mardin’i! Ağrı dağı işte burası! Mezopotamya ovası nah şuralarda! Van gölünün yeşil mavi yansıması içinde kaynayan köpüklerin beyazlığı Akdamar (Aktamar) adasına giden yolu apak ediyor! Ben buralardan, topraklarımızdan bahsediyorum, bir ayrı gezegendeymişiz gibi gelmesin size! TRT Şeş’te gösterilecek bir filmde nasıl trükler yaratılabilir? Mem û Zîn, Kerem ile Aslı gibi aşk hikâyesinin Kürtçe anlayışıyla oluşturulacak trükleri ne büyük katkılar sağlayabilir dünya kültür ve edebiyatına!

Totalitarizm ve faşist zihniyet dillere, dinlere, ırklara düşmanca bakar. Bu zihniyetin insanlara kazandırdığı ölümden başka bir kazanım yoktur, olmamıştır. Büyük bir çaresizliktir faşizm. Ötekiyi, mazlumluğu, kısılan sesleri, zavallıları ortaya çıkarmak nasıl büyük bir kutsiyettir! İnsanlıktan, insan olmaktan söz ediyoruz.

Mehmet Uzun’un “Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık” adlı romanı-eğer Irak’ta yapılmayacaksa-Türkiye’de bir tv dizisi şeklinde TRT Şeş için yapılmalıdır. Romanda kod isimler kullanıldığından-bana göre-General Serdar (Saddam Hüseyin) ve Kürtlerin yok sayılma savaşı, yaşanan trajedi iyi bir barış için film yapılmalıdır. Böylesi bir film ülkemizde yok sayılan, yasak bir dilin bir yazarının anadilinde yazdığı bir modern romana verilmiş kırmızı karanfil olabilir, o yazar ölse bile!

TRT Şeş’te dilin yaşayan ruhunu, dününü, bugününü, yarınını göreceğiz. Dengbêj’lerin (şarkı söyleyiciler) yanık sesinden felaketleri, sevdaları, kahramanlıkları, büyük aşk masallarını dinleyeceğiz. Kürtlerin çîrok’ları (masal), sitran’ları/ kilam’ları (şarkı), destanları, aşkları, felaketleri ses, söz ve yazın üstatları tarafından TRT Şeş’te ifade bulacaktır. Çok değil, daha dün, Kürtçeye Türkçenin bir lehçesi yakıştırmasını yapan ırkçılara TRT Şeş’i izlemelerini salık veririm. Asimile edilemeyen bu zengin dilin roman, öykü, tiyatro, şiir ürünlerine baksınlar! Bu dilde, 300-500 uyduruk kelimeyle bir roman dahi yazılamayacağını söyleyenler belki de bu dilin abecesini-kim bilir?-TRT Şeş’ten öğrenebilirler. Dinler, diller, ırklar ideolojik kalıpların ötesinde insani ölçülere göre ifade edilmelidirler.




Hiç yorum yok: