28 Eylül 2007 Cuma

BABASININ BAVULU VE BULANTI

A. Kadir Bilgin

Babasının bavuluna geçmeden, 2005 yılında aynı ödülü kazanan Harold PİNTER’in “BİZ IRAK HALKINA SEFALET, ÇÜRÜME VE ÖLÜM GETİRDİK!” başlıklı konuşmasından bazı bölümlere göz atalım;

-“Nikaragua’da yaşanan trajedi bu dediğimin hayli tipik bir örneğidir. ABD acımasız Somoza
diktatörlüğünü 40 yıldan fazla süreyle destekledi.” ,

-“ABD İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ve sonrasında hemen her sağcı askeri diktatörlüğü desteklemiştir. ABD’nin 1973’te Şili’de yol açtığı dehşet hiçbir zaman aklanamaz ve asla mazur görülemez. Bu ülkelerde yüzbinlerce insan ölmüştür. Bunlardan ABD dış politikası mı sorumludur? Bu sorunun yanıtı:Evet o ölüm-
ler vuku bulmuştur ve sorumlusu ABD dış politikasıdır. Ama siz bundan habersizsinizdir. Sanki hiçbir şey olmamıştır. Çünkü kimse bunlara aldırmamıştır. ABD’nin suçları sistematik, sürekli, ahlaksızca ve acıma-
sızca olmuştur, fakat pek az kimse onlardan söz etmiştir.”

-“...bu sıralarda ABD en büyük gövde gösterisi içindedir. Zalim, aldırmaz, tehditkar ve acımasızdır, ama
öyle olduğu kadar aynı zamanda çok zekidir de. Kazanan daima kendisidir.”

-“ABD 132 ülkede 702 askeri üsse sahip....8000 aktif ve işlevli nükleer savaş başlığına sahip...bunlardan 2000 tanesi alarm verildikten 15 dakika sonra ateşlemeye hazır durumda.”

-“ABD, kartlarını masaya açık açık ve korkusuzca seriyor. Ne Birleşmiş Milletlere, ne uluslararası hukuka aldırıyor, ne de kendisine karşı yapılan eleştirilere kulak veriyor, öyle yapmayı bir güçsüzlük sayıyor ve yersiz buluyor. Küçük kuzusu, patetik ve miskin Büyük Britanya’nın meleye meleye peşinden gelmesi ona yetiyor. Bizim ahlaki duyarlılığımıza ne oldu? Bu sözcüğün anlamını acaba biliyor muyuz? Bu sözcüğün şimdilerde nadiren kullanılan vicdan kelimesiyle bir ilişkisi var mı?”

-“Guantanamo Körfezi’ne bakınız. Orada hukuk yok. “Uluslararası camia” denilen şey bu kanunsuzluğa sadece göz yummakla kalıyor.”

-“Irak’ın işgali bir haydutluk fiilidir, uluslararası hukuk kavramını hiçe sayan apaçık bir devlet terörizmidir. İstila, yalan üstüne yalan söyleyerek, medyayı ve dolayısıyla kamuoyunu manipüle ederek başvurulan keyfi bir askeri harekattır, Ortadoğu’da ABD’nin askeri ve ekonomik hakimiyetini pekiştirmeyi amaçlamaktadır, diğer bütün bahaneler iflas ettikten sonra insanlarla alay edercesine özgürlük masalına sarılmışlardır. Biz Irak halkına işkence getirdik, bombalar, hafifletilmiş uranyum, haddi hesabı olmayan rastgele öldürmeler, sefalet, çürüme ve ölüm getirdik, bütün bu yapılanların adına da “Ortadoğu’ya özgürlük ve demokrasi getirmek” koyduk. Kitlelerin katili ve savaş suçlusu ilan edilmeniz için daha ne kadar insan öldürmeniz gerekir?....Öyleyse, Bush ve Blair, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne çıkartılmalıdırlar.”

-“...yurttaş olarak kararlı, şaşmaz ve azimli bir entelektüel kararlılıkla davranmalıyız. Şayet böyle bir kararlılık siyasal öngörümüzde mevcut değilse, yitirdiğimiz şeyleri geri alma şansına da sahip değiliz demektir. Yitirmekte olduğumuz şey; insan onurudur.”

Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşayan bir aydının rahatlıkla altına imza koyabileceği bir konuşma metni bu. Uçma yetisini yitirmemiş bir yüreğin kanat çırpışları. Kendisini çağından sorumlu tutan bir aydının kanayan haykırışları.. Bu kan, Emile ZOLA’nın 1896’da Dreyfus davasıyla ilgili olarak Fransa Cumhurbaşkanı’na yazdığı “İtham Ediyorum” başlıklı yazıyla orduyu ağır bir dille suçladığı damardan akıyor. Bu, onun bir yıl hapse, 3000 frank para cezasına çarptırılmasına ve İngiltere’de sürgünde (1898-99) yaşamasına neden oldu. Ancak, gündemi sarsan bu çıkışı sonucunda, Yahudi subay Dreyfus aleyhine mahkemede kullanılan belgenin uydurma olduğu ortaya çıktı. Uydurma belgeyi düzenleyen albay intihar etti. Yeniden görülen mahkeme sonucunda 1906’da Dreyfus tamamen temize çıktı ve ordudaki görevine döndü. Zola, tüm bu gelişmelerin sonunda, insanlara aydın tavrının ne ve nasıl olması gerektiğini duyurdu. Bir aydının, doğruları ve adaleti sonuna kadar savunması gerektiğini tüm dünyaya öğretti.

Gelelim Orhan Pamuk’un Nobel öyküsünün öncesine ve sonrasına. Pamuk’un, “Bir milyon Ermeni öldürüldü.” sözüyle nereye varmak istediğini hâlâ anlamış değilim. Geriye, gerçeklere bir göz atalım hep birlikte;
İngiltere’nin Erzurum konsolosu Trotter’in 7 Eylül 1880 yılındaki tespitleri;

Müslüman Ermeni Diğer
Erzurum 202.074 52.341 3.396
Van 82.204 39.113 30.375
Bitlis 145.009 77.993 2.153
Harput 168.894 44.102 1.793
Diyarbakır 140.538 27.254 4.861
Sivas 283.043 53.013 17.867
Toplam 1.021.762 240.803 60.445

1893 Nüfus Tahrir Neticeleri;
Erzurum 455.548 101.138 3.356
Van 59.412 60.448 -
Bitlis 167.054 101.358 -
Harput 300.188 73.178 543
Diyarbakır 289.591 46.823 1.166
Sivas 766.558 116.545 37.813
Toplam 2.028.351 499.490 42.878

1914 Osmanlı Nüfus Sayımı (O dönemde elde kalan 33 vilayette);
Toplam 13.243.000 1.526.045 1.226.422

Ermenilerin imha edilme eyleminin baş mimarı Bahaettin Şakir idi. 3. Ordu komutanı Vehip Paşa, onu 1916’da yakalasaydı idam edecekti. Buna rağmen yakalananlardan, Yozgat Boğazlıyan kaymakamı Kemal, Ermeni katliamı nedeniyle suçlu bulunarak idam edilir. Müftü Abdullahzade Mehmed, “dine karşı ağır suç” ve “Allah’ın gazabından korkarım” diyerek kaymakam aleyhine ifade vererek idam edilmesinde rol oynar. Ayrıca, Konya ve Sivas valileri, “Ermenilere yardım ettikleri” gerekçesiyle sürgün edilirler.

Yukarıdaki adı geçen Doğu illerinde değil bir milyon, yarısını bile ancak bulan Ermeni nüfusuna karşı Pamuk’un böyle bir laf etmesi, onun bu konudaki bilgisizliğinin ürünüdür. Leonardo da Vinci “Chi poco pensa molto erra” (Az bilen, çok yanılır.) derken herhalde bu durumu kastetmişti. Derin düşünebilmek için, insanın bilgi dünyasını derinleştirmesi gerekir. Bu durumda, Konfüçyüs’ün ; “Boş insan teneke gibi tıngırdar, onda erdem aranmaz.” sözünün altını kalın bir çizgiyle çiziyorum.

Fransız Parlamentosu’nun 12 Ekim 2006’da “Ermeni Soykırımı”nı inkar edenlere ceza verilmesini karara bağladığı gün, bu yılki Nobel Edebiyat Ödülü’nün Orhan Pamuk’a verildiği açıklandı. Fransa’nın kendi geçmişindeki özgürlük mücadelelerini bir kalemde silip atan bu kararı karşısında şaşırmamak elde değil. Katliam olarak adlandırılan, Türk ve Ermeni uluslarının tarihlerine kara bir leke gibi girmesi gereken, insanlığın barbarlık dönemlerinden kalma, acımasız bir savaştır ki bunun örneklerini yakın zamanda Yugoslavya parçalanırken, Afganistan, Irak,2006 yazında İsrail saldırısı sonucunda Lübnan’da gördük. Ayrıca Fransa’nın Cezayir’de yaptıkları da unutulmadı. Her ulus kendi tarafına yontuyor, ancak her iki ulus da suçludur. Bir Türk’ün ya da Ermeni’nin hatırladığında yüzünün kızarmasını gerektirecek bir olaylar zinciridir. Utanma duygusu olanlar için elbette.

Ödülünü aldığı, 10 Aralık 2006 İnsan Hakları Günü idi. Ödül alırken yaptığı konuşmada ne bu günden söz etti, ne de Pinter gibi ABD’nin merkezinde olduğu küresel sorunlara değindi. Onun için önemli olan, “Babasının Bavulu” ile “Yazmak için bir odaya kapanmak”tı. Sayfalarca sözün özeti bu. Bir çuval keçiboynuzunu bu bir gram bal bile etmeyen değersiz konuşmayı yiyerek geçirdim zamanımı. Konuşmasının sonundaki, neden yazdığını açıkladığı gerekçeler arasında, toplumsal, küresel tek bir mesaj yok. Kendi alanlarında başarılı olmuş insanların biyografilerini, otobiyografilerini okuduktan sonra kıskandığım çok oldu. Newton’u, Einstein’ı, Marquez’i, Pinter’i ve daha nicelerini kıskandım ve daima öğrendim onlardan. Ancak Orhan Pamuk söz konusu olunca, ne sevinç, ne de öfke duyabiliyorum. Saman tadı ağzımdaki. Bol ödüllü filmleri görmeme engel olan işkil yine işbaşında. Adlandıramadığım bir şüphe tarafından kemirilip Pyrrhon’un kuşkuculuğuna yaklaşıyorum. Orhan Pamuk ödülü aldıktan sonra, gerçekten “pambık” (Anadolu’da pamuğa böyle derler) gibi bir adam olup çıktı. Ardına saklandığı, insanın gerilim katsayısını yükseltmeye yarayan gülücüklerini peş peşe sıralıyor. O. Pamuk’un maskesinin ortasında yer alan beyaz dişlerinin bombardımanına uğruyorum. Pamuk’un karakter çözümlemesine girişecek değilim, ancak, dura dura konuşmasını, gözlüklerinin altındaki, sinsice mi, bilgece mi, tilki gibi mi baktığına karar veremediğim gözleri bana itici geliyor. Coşku bir insanda aradığım en önemli özelliklerden biridir. Gülen, ağlayan, öfkelenen, hüzünlenen, sevincini belli eden, acı çeken, kısaca duygularını dışa vurabilen insanları seviyorum. Bir insanın uluslararası kimlik kazanabilmesi için kendi toplumunun tepkilerini en iyi şekilde dile getirmeyi bilmesi gereklidir.

10 Aralık 1948’de kabul edilen “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nin 30 maddesinden hangisine uygulanmaktadır ülkemizde? Günümüze kadar imza altına alınmış hangi bildirgenin maddelerine uyulmaktadır dünyada? Örneğin 1984 yılında kabul edilen, “Halkların Barış Hakkı Bildirgesi”nin 3. maddesindeki; “Halkların barış haklarını kullanmalarını güvenceye almak için, devlet politikalarının, savaş tehdidinin, özellikle nükleer savaş tehdidinin ortadan kaldırılması, uluslararası ilişkilerde güç kullanmaktan kaçınılması ve uluslararası anlaşmazlıkların, Birleşmiş Milletler Antlaşmasına dayanarak barışçı yollarla çözümlenmesi yolunda yönlendirilmesi gerektiğini önemle belirtir.” ifadelerine hangi devletler uymaktadırlar?

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne imza koymuş bir ülke olan ülkemizde, bu 30 maddeden hangisine uyulup, hangisine uyulmamaktadır? Ücretsiz sağlık mı, ücretsiz eğitim mi? 12 Eylül Anayasası ile yönetildiğini de mi unuttu? Paramparça edilen insan vücutları, sürekli tecavüz durumundan bir türlü kurtulamayan insan beyinleri karşısında, üç maymunu oynayan insanlık karşısında söyleyecek hiçbir sözü olmayan Orhan Pamuk’un, sürekli gülümseyen maskesinin altında aslında nasıl bir yüz ifadesi taşıdığını merak ediyorum. Görmezden gelmekle kalmayıp, suçların üstlerini kapatmayı da ardındaki medya desteğiyle pek iyi becerebilmekte. Burada Arif Damar’ın bir sözünü anımsatmamın bir yararı olur mu acaba; “Çağının tanığı olmak yetmez, sanığı da olmak gerekir.” Basın, her zamanki yalakalık göreviyle kameraları zumluyor. Aynı çokbilmiş kişiler medyada övgüler düzüyor. Örnek: “....olağanüstü bir başarıyla özümlemiş bir edebiyatçı.....siyasal bir duruşu da var.” 5 Kasım 2006 Radikal İki, s.7, Hasan Bülent Kahraman. “Yazmak için bir odaya kapanmanın siyasal duruşu.” (!) Toplum olarak, dünya olarak, yıllardır tıkıldığımız tek tip hücreden onurumuzu kurtararak nasıl çıkacağız? En tepeden destekli, soyguncunun, vurguncunun, emekli katillerin, sahte kahramanların tatil cenneti bir ülkenin bireyleri olmaktan kurtarabilecek miyiz kendimizi?

Babasının kendisine; “Bir gün paşa olacaksın !” dediğini anımsatıyor. Ben de Orhan Pamuk’a “Paşa olmak önemli değil, önemli olan ADAM olabilmektir.” anımsatmasını yapmak istiyorum. Ayrıca, bir de “Paşa” olayım derken, “Maşa” olmamaya dikkat etmeli insan.

“Tarihsel fırsatları kaçırma özürlü” bir toplumun, sıradan bir üyesi olduğunu gösterdin. Senin de, bu kadar kirlenmiş, kirletilmiş dünyada BİR DURUŞUN olmalıydı. Friedrich Nietzsche’nin, Sabahın Gizeminden Doğanlar’daki şu sözleri ne kadar düşündürücü; “Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaratılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatla inceltilmiş bir ruh.” Ne yazık ki hâlâ ruhlarımız kalın. Belleksiz, okuma alışkanlığı % 3-4 olan, her açıdan geri bir toplumda, çok yönlü dayatmalarla büyüdük. Bu durumu değiştirmek yine bireylere düşmektedir. Aristo’nun; “Köleler için kölelik; hem yararlı hem doğrudur.” sözünü hak ediyoruz galiba.

Harold Pinter’in sözünü yineleyerek bitirmek istiyorum yazımı; “Yitirmekte olduğumuz şey; İNSAN ONURUDUR.”

Hiç yorum yok: