27 Şubat 2009 Cuma

SURİYEDEN GELİYORUZ



Türkiyeli aydın, yazar ve edebiyatçılar, iki ulusal yazar örgütü, Türkiye PEN Merkezi ve Türkiye Edebiyatçılar Derneği öncülüğünde, İsrail devletinin Filistin’e ve Gazze’ye saldırısını protesto etmek ve Filistin halkıyla dayanışmak amacıyla oluşturulan bir heyetle gittikleri Suriye’den döndüler.

Heyette, yalnızca yazar örgütleri üyeleri değil, SES, Eğitim-Sen, PSAKD, Tabipler Odası, Barış Meclisi, Halkevleri, KESK gibi demokratik kitle örgütü temsilcileri de yer aldılar.

Antakya’dan karayoluyla ve 28 kişilik bir otobüsle, 21 Ocak 2009 Çarşamba gecesi Suriye’ye giriş yapan heyetin, 22 Ocak 2009 Perşembe sabahı, Şam’da, ilk durağı, Arap Yazarlar Birliği oldu. Burada, Arap Yazarlar Birliği Başkanı Dr. Hüseyin Cuma ve diğer yönetim kurulu üyeleriyle görüşüldü.

Bu görüşmede, Arap Yazarlar Birliği Başkanı Dr. Hüseyin Cuma bir konuşma yaparak özetle şunları ifade etti: "Türkiye Edebiyatçılar Derneği ile dayanışma içerisinde olmaktan mutluyuz. Gazze vahşetini kınıyoruz. Siyonist İsrail, arkasına emperyalist ilişki içerisinde olduğu ABD'yi de alarak Gazze'de kadın, çocuk demeden 1.500'e yakın insanı katletmiştir. Uluslar arası belgelerle yasaklanan her türlü silah bu katliamda İsrail tarafından kullanılmıştır. Beyaz fosfor ve uranyum bombaları kullandıklarını itiraf etmişlerdir. Bu bombalardan kendi askerlerinin de yaralanmış olması bu itiraflara neden olmuştur. Katliam ile ilgili elimizde bir CD var ve en kısa sürede bunu size ileteceğiz. 10.11.1975'te BM tarafından yayınlanan 3373 nolu karar "Siyonizm ırkçılıktır" demektedir. Bu kararı tüm dünyaya anımsatmakta yarar vardır. BM'nin Siyonizm ile ilgili kararını dünyaya duyurma konusunda sizlerden yardım talep ediyoruz. İsrail bayrağı üzerindeki iki mavi çizgi Fırat ve Dicle'yi değil tüm Ortadoğu'yu içine alan sınırlardır ve İsrail'in Gazze'yi haritadan silme amacının arkasında bu sınırları Ortadoğu ile genişletme niyeti yatmaktadır."

Hüseyin Cuma sözlerine şöyle devam etti: "Bu katliama karşı sizlerden beklentilerimizden biri de gerek İsrail'e ve gerekse bu katliama kayıtsız kalıp bir anlamda destekleyen BM'ye karşı davalar açmanızdır.

Türkiye Edebiyatçılar Derneği adına Gökhan Cengizhan bir konuşma yaptı ve konuşmasında özetle şunları söyledi; "İsrail'in Gazze işgalini ve katliamı kınıyoruz. Sizlere desteğimizi sunmak, Türkiye halkının tepkisini iletmek için buradayız. Kuneytra'yı ve Golan'ı gezip savaş hakkında bilgi sahibi olmak istedik. İsrail 1967 yılında, 1200 kilometrekare Suriye toprağını işgal edip, 1973 yılında Kuneytra'yı yerle bir ederek geri çekildi. Ancak biz biliyoruz ki, halen işgal altındaki Golan'ın diğer yerleşim yerlerinden çekilmedikçe bu sorunun çözülmesi mümkün değildir."

Gezi, bu ziyaretten itibaren, El Cezire TV, Suriye TV, İran ve Lübnan El Alem TV kanalları tarafından, baştan sona görüntülendi.

Suriyeli ve sürgündeki Filistinli gazeteci-yazar örgütleriyle birlikte, İsrail sınırındaki Kuneytra kasabasına gidilerek, İsrail devletinin uyguladığı soykırım politikası lanetlendi. Suriye-İsrail-Filistin ortak sınırında, “sıfır” noktasındaki Golan tepelerinde, kimi katılımcılar, İsrail’e sembolik taşlar fırlatmayı da ihmal etmedi.

BM gözetimindeki bu bölgeye, daha önceden alınan “özel” izinle girildiğini de belirtelim. Sınırın, Suriye tarafında bulunan “barış bahçesi”ne, birer zeytin fidanı dikilerek, Suriye ve Filistin halklarına yönelik dayanışma duyguları somutlaştırıldı.

Kuneytra valisi Riyad Hicap tarafından da kabul edilen heyete, bölgenin özgürlük mücadelesini simgeleyen bir plaket verildi. Vali Riyad Hicab şunları söyledi; "Heyetinizin burada olmasından ve Türkiye halkının bizlere vermiş olduğu destekten memnunuz. Türkiye halkı bu süreçte bizlere bazı Arap halklarından çok daha fazla destek vermiştir. Türkiye - Suriye ve Filistin halkları arasındaki ilişkilerin daha fazla geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bizler burada sizlere İsrail vahşetini göstereceğiz. 1967-1973 arası İsrail buralarda neler yaptıysa çok benzerini bugün Gazze'de yapmıştır. Kuneytra şu an 510 bin nüfusu olan bir ildir. Şu an İsrail işgali altındaki Golan tepesinde 5 köy ve 30 bin civarında bir nüfus bulunmaktadır. 1967 yılında İsrail buraları işgal ettiğinde 153 bin nüfusa sahiptik ve 240 köyümüz yerle bir edildi. Bu köylerde
yaşayanların hemen tümü göçe zorlandı ve ülkelerini terk ettiler. Göç edenlerin yerlerine Golan'da Yahudi yerleşim yerleri kuruldu.”

Aynı gün, akşam saatlerinde, Şam’da bulunan, Muhayyem Yerduk Filistin mülteci mahallesine gidildi ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) Cafra Gençlik Merkezi’ni ziyaret edildi. Burada, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi politbüro üyesi, dış ilişkiler şefi Ebu Ahmet Fuad ve Filistinli Gazeteciler-Yazarlar Birliği Başkan Yardımcısı Tahsin Halebi ile görüşüldü.

Ebu Ahmet Fuad bir konuşma yaptı ve konuşmasında özetle şunları söyledi; "Heyetinizin bizleri ziyareti önemli bir girişimdir. Türkiye halkını ve heyetinizi Filistin halkı, Halk Partisi ve FHKC adına selamlıyor, teşekkürlerimi sunuyorum. Türkiye Hükümeti, İsrail ve ABD yanlısı tutum izlerken Türkiye solunun bizlere verdiği destek çok önemlidir. Filistin'de ve Gazze'de sol güçler önemli bir konuma sahiptir ve son işgal sırasında Gazze'de islami güçlerle birlikte savaşmıştır. Sorun İsrail ve Hamas arasında değildir. İsrail tarafından saldırıyı meşru göstermek için bu propaganda yapılmaktadır. Oysa bu barbar saldırı tüm Filistin halkını hedef almıştır. Biz sol
güçler tüm Filistinlilerin bu emperyalist güce karşı birlikte savaşmamız gerektiğini düşünüyoruz. Gazze'de Filistinliler, yurtseverler, sol, İslami güçler hep birlikte savaştık. Gazze halkı da İslami güçler ile sol güçlerin bu birlikteliğine önemli bir destek verdi. Dünya da sessiz kalmadı ve bu anlamda heyetiniz nezdinde tüm Türkiye halkını bize verdiği destek nedeniyle selamlıyorum.

Bugünkü direnişimiz yıllarca hafızalardan silinmeyecek. Gazze'nin yarısı yıkıldı. Çok sayıda kadın ve çocuk hala enkaz altında. Ama direniş sürecek. Bu direniş bağımsız Filistin devleti kurulana ve sürgündeki Filistinliler geri dönene dek durmayacak. Filistinli örgütlerin arasındaki ayrılıklar bu savaşın nedenlerinden birisidir. İsrail bu ayrılığı iyi kullanmıştır. Bu anlamda Filistinli güçler olarak birlikte davranmak için mücadele etmek zorundayız. Gazze
saldırısı ile Siyonistler Filistinlilere diz çöktüreceklerini sandılar ama başaramadılar. Biz zaferden umutluyuz ve kanımızın son damlasına kadar savaşma kararlılığındayız."

Heyet, geceyi Şam’da geçirdikten sonra, 23 Ocak 2009 Cuma günü, Halep üzerinden Antakya’ya dönüş yaptı.

İyi çalışmalar dileriz.

Gökhan Cengizhan
Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı


Heyetimizdeki yazarlar ve demokratik kitle örgütleri temsilcileri:
Gökhan Cengizhan (Türkiye Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı)
Sabri Kuşkonmaz (Türkiye PEN Merkezi Genel Sekreteri)
Mustafa Köz (TYS 2. Başkanı)
Halil İbrahim Özcan (PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi Başkanı)
Zeki Tombak (Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü Başkanı)
Halise Tekbaş (Çukurova Edebiyatçılar Derneği Başkanı, Evrim Gazetesi)
Murat Altunöz (Türkiye Edebiyatçılar Derneği Antakya Temsilcisi)
Dr. Mehmet Antmen (Adana – SES Şube Başkanı)
Güven Boğa (Adana - Eğitim-Sen Şube Başkanı)
Mehmet Güzel (Antakya Demokratik Kültür-Sanat Derneği, ATAK Dergisi)
Tülay Hatimoğulları /Antakya- Toplumsal Özgürlük Platformu)
Bereket Kar (Antakya- SEH)
Vedia Gülüm (Antakya - Eğitim-Sen)
Eylem Mansuroğlu (Antakya)
Mustafa Bağıçiçek (Adana - İHD)
Metin Çelik (Adana – Pir Sultan Abdal Derneği)
İsmail Bulca (Adana - Tabipler Odası)
Remzi Karabulut (Tarsus)
Hilal Aydın (Mersin)
Ali Rıza Kars (Ankara)
Şerife Yıldız (Gaziantep)
Yusuf Kaptan (Adana)
İkbal Kaynar (İstanbul)
Arzu Alır (Ankara)
Özgür Ovacık (Ankara)
Mesut Aşkın (İstanbul)
Süreyya Filiz (Adana)
Ruth Haerkoetter (Almanya)

26 Şubat 2009 Perşembe

ÜYELERİMİZDEN


TUZAK
Yavrum İshak,
Kuşbaz İshak!
- serin sular çocuğu -
çıplak uykular onarsın seni
belli katlanacak yine zaman;
ören yerlerim çünkü şaşmaz...

Yığışsın gözlerin çipil çipil
ağla, sana olmaz artık dualar
örs ve ökse! bil ve inan;
zaman kirlendi aşkımdan.

Ey Şehrazat, ey Kadın
- ruhumun dinlendiği rıhtım -
soyun ve sokul boşluğuma
gözyaşlarınla yık bendimi;
gitsin artık korkular...

Oğlum İshak,
Fetbaz İshak!
haydi kurtul faklardan
yaşamın umarsız bir tuzak;
kaçarsam ölürsün...

Remzi ÖZMEN


EŞKİN AT
Yüreğim hasır döşeli bir oda
eski bir kilim karşı duvarda;
ibrişim işlemeli ve bilmeceli

Hüzün; duvara gerili bir resim
ağıyor bir akşam üstü gövdeme;
gölgem kafama denk şimdi…

Remzi ÖZMEN



Türkiye Edebiyatında Komplo Romancılığı

Salih Zeki Tombak


Roman, şiirden sonra, edebiyatın en uzun ömürlü türü. Bunu başarmasının nedenlerinden birisi, insanı başa koyan, öne çıkaran ana damarının, üslup ve yöntem bakımından çeşitlilik gösterse de, her zaman iyi örneklerle kendisini devam ettirebilmesidir. İnsan, iyilik ve kötülük kapasitesiyle, trajik durumlarıyla, iradesiyle, ruhsal zenginliğiyle, hem roman türünün ana konusu olmuş ve hem de insanı, krala, padişaha, imparatora, feodal otoriteye, kiliseye biat eden, iradesiz bir sıradanlığın mensubu olmaktan, hayatın merkezine taşıyan bu edebi tür; tam da bu nedenle modern tarihle birlikte yükselmiştir. Evet, romanı edebiyatın en ilgi çeken, belki en fazla toplumsallaşan türü haline getiren süreçler; kapitalizmin bir dünya sistemi olmaya hazırlandığı tarihle iç içe gelişir.

Romanın dayanıklılığının ve toplumsallaşma yeteneğini korumasının ikinci bir nedeni ise, her zaman, özerk alt türlerin gelişmesine imkan veren bir tür olmasıdır. Aşk romanlarının, polisiyenin, fantastik kurgunun, bilim kurgunun, casus romanlarının, gerilimin vb. roman tanımı içinde ve fakat onun alt türleri olarak var olabilmesi; hayatın bir yönünün diğer yanlarından daha çok ve belirgin biçimde öne çıktığı türlerin gelişebilmesi, romanın hayatın ve toplumsal dönüşümlerin karşısındaki uyum yeteneğini ortaya koyar. Bu çeşitlilik aynı zamanda, toplumun edebiyatla, roman türü üzerinden ilişki kurmaya olan ihtiyacının gücünü de ortaya koymaktadır.

Elbette alt türlerin, hayatın zenginliğini, bir yanını öne çıkararak daraltmasının yarattığı, edebi bir eser açısından tehlike anlamına gelen kalıcılık problemleri vardır. Bu tehlikeyi, gerilim, bilim kurgu, fantastik kurgu ve diğer alt türlerde büyük başarıyla göğüslemiş mükemmel örneklere sahip olduğumuzu biliyoruz. Okurun edebiyattan ziyade, gerilim, merak, fantezi, aşk veya erotizm gibi beklentilerini yazılı metin üzerinden karşılamaya yönelen; dolayısıyla bu beklentilerin giderek daha çıplak biçimlerini cevaplandıran eserlerin, edebiyattan ödün verdiği ve giderek bayağılaştığı, deyim yerindeyse “porno”laştığı sayısız ve edebi açıdan önemsiz örneğin de var olduğu herkesin malumudur.

Bir alt tür olarak komplo romanının bütün dünyada sayısız örneğinin kaleme alındığını ve yayınlandığını söyleyebiliriz. Bu alt tür, tarihin seyrinin, ulusal düzeyde veya uluslar arası düzeyde siyasetin komplolarla ilerlediği veya komploların bu seyre yön verdiğini anlatır. Elbette kahramanları vardır. Kahramanların, genel olarak roman kahramanından daha çok fantastik niteliklere sahip olduğu ve gerçeklikten uzak kurgulandığı söylenebilir. Komplo edebiyatı kahramanlarının tümü, bir insanın yetenekleri ne olursa olsun hepsine birden sahip olmasının imkansız olduğu yetenek, beceri ve bazen mistik güçlerle, yazarları tarafından donatılırlar.

Bir “sır” olmadan komplo romanı yazılamaz. Kahramanın, bu sırrı çözerek; komplo romanının olmazsa olmazlarından biri olan “düşmana”, “kötü güçlere” karşı savaşması gerekir. Düşman ise ya başka bir devlet, bir gizli tarikat, masonik bir organizasyon veya uluslar arası mafya veya çok uluslu şirketler olabilir. Böylece sırlar çoğalır ve bir başka alt türle, fantastik kurguyla akrabalıklar kurulur. Elbette komplo romanı, gerilim, casusluk, cinayet gibi türlerle örtüşme alanları olan bir türdür, aynı zamanda.

“Kahramanımız” büyük güçlerle savaşmakta ve bir büyük komployu boşa çıkartarak tarihin akışını yönlendirmeye çalışmakta olduğuna göre; yazar ona hangi büyük yetenek ve güçleri izafe ederse etsin, mutlaka dost güçlere de ihtiyaç duyacaktır. Bu güç, bazen “mavi kuvvetler”, yani “demokrasi dünyası”, çoğu zaman kahramanın yurttaşı olduğu devlet ve daha çok o devletin gizli faaliyetleri de olan ordu, istihbarat veya emniyet örgütleridir. Bazen bu örgütlerin “derininde” yaşayan, Gladio türü uluslar arası sisteme özgü veya “ulusal” organizasyonlar olur. Bir dost kuvvet olarak “medya”nın rolü ise ihmal edilemez.

Peki savaş neyin etrafında dönmektedir? Her ülkenin ekonomik çıkarları, komşularıyla tarihten gelen veya aktüel ihtilafları vardır. Komplo romanı, daha çok, gündeme yeni gelen zenginlikler veya ihtiyaçlar üzerinden eserini kaleme alır. Bu, Türkiye’de neredeyse her şeyin çözümü gibi efsaneleştirilen “Bor Madeni” gibi, kimsenin hakkında yaratılan efsanenin ne kadarının doğru, ne kadarının uydurma olduğunu, ideolojiyle aşırı yüklenmiş bilim insanları yüzünden öğrenemediği bir yer altı zenginliği olabilir. Veya “küresel ısınma” nedeniyle ortaya çıkması muhtemel “su savaşları” olabilir. Veya bir enerjiye ihtiyaç duymaksızın çalışan, “icat” olabilir.

Türkiye’nin tarihinden gelen bir birikim var. Yüzyıllar boyunca “Doğu’nun en batısında”, “Hristiyan dünyasına karşı” fetih yapan veya bunu yapamaz hale geldiği yüzyıllar boyunca da, “Doğu’nun önünde, sömürgeci Batı’ya karşı bir direniş kalkanı” görevi yapan; kısacası Doğu’nun en batısında, Doğu’nun kılıcı rolüyle yer alarak büyük devlet kimliği kazanan Osmanlı, 18. yüzyıl sonlarından itibaren adım adım toprak kaybederek, sürekli savaşlar içinde yıpranarak yaşadı. Ve sonunda sükut etti.

Bu uzun geri çekilme, ağır kayıplar ve sükutun sonrasında, Kemalist Cumhuriyet, Türkiye’yi Doğu’nun en batısından alıp, batı’nın en doğusuna yerleştirdi. Cumhuriyet öncesi “batılılaşma” çabaları, batıdan öğrenerek batıya karşı güçlenmeyi ve bir gün gelip muzaffer olmayı hayal ediyordu. Cumhuriyet batı’ya karşı muzaffer olma hayalini terk etti ve kapitalist/emperyalist dünyanın bir parçası olmayı amaçladı.

İki yüzyılı aşan küçülme, parçalanma, yenilme ve çözülme sürecinin, Türkiye toplumunun bilinçaltında ağır bir tortu yarattığını tahmin etmek güç değildir. Hem varlığını koruyabilmek için, batının bir parçası olma arzusu ve hem de batıya karşı hasmane duygular biriktirmeye hazır, çelişkili ve çatışmalı bir ruh hali, Cumhuriyet tarihi boyunca, çok sık su yüzüne çıktı. “İngiliz’e karşı, Alman”ın askeri başarılarını sevinçle karşılayan; bu arada Hitler’in mehdi olduğunu ve asıl adının “Haydar” olduğunu savunan “komplo teorileri” bile üretildi. Şu sıralarda da, İngiltere Veliahtı Charles’ın “gizli Müslüman” olduğuna dair fısıltılar yayılmaktadır.

İfade etmek gerekir ki, komplo romanı hemen her zaman tarihe başvurmakta; ancak tarihe ilişkin gerçek bilgilerden yararlanmak yerine, tarihi bir fon ve yağmalanacak bir malzeme yığını; tevatür uydurulacak bir zemin olarak ele alır.

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ve özellikle Soğuk Savaş boyunca Türkiye eski Osmanlı coğrafyasına karşı derin bir ilgisizlik yaşadı. Sanki İngiliz emperyalizmi ile, “Eski Osmanlı coğrafyasında olup bitenle ilgilenilmeyecek” diye, yazılı olmayan bir anlaşma yapılmıştı. İlgilenmek zorunda kalınan her çatışmada ise, bölge halklarından değil, bölge halklarıyla çatışan batılılardan yana tutum alındı. Süveyş’in işgalinde böyle oldu, Cezayir halkının Fransız sömürgeciliğine karşı verdiği bağımsızlık savaşı esnasında da böyle oldu. Filistin topraklarında emperyalizmin himayesinde Siyonist bir proje olarak İsrail kurulduğunda ve izleyen süreçte, Türkiye İsrail’in varlığına karşı çıkmadı. Nihayet SSCB’nin sükutu ve soğuk savaşın sona ermesinden sonra Türkiye gene Atlantik ittifakının bir parçası konumunu korumakla birlikte, stratejik bir derinlik yaratmaya girişti. İslam dünyasıyla ilişkilerini yeniden kurdu ve geliştirdi, komşularıyla arasındaki ihtilafları çözmeye girişti ve bir yandan da, başta komşuları olmak üzere, bölge halklarına ve devletlerine karşı ciddiye alınır bir “empati” geliştirdi. Bu Türkiye’nin içinde yer aldığı ittifakın asli unsurlarına, ABD ve Avrupa Birliği’ne karşı inisiyatif geliştirmesine, bazı konularda daha farklı davranabilmesine imkan verdi. Ancak bu özerkleşme, serbesti, en yakın müttefikleriyle ilişkilerde çok ağır krizler yaşanmasına yol açtı.

İşte tam da bu dönemde, ağır bir iktisadi kriz; yıkıcı etkisi çok büyük olan bir deprem felaketi; ünlü, ABD’nin Irak’ı işgalinde kuzeyden cephe açabilmek için Türkiye topraklarını kullanma talebine ilişkin “3 Mart tezkere krizi” sonrası yaşananlar ve özellikle Süleymaniye’de Türk özel birliklerinin başına çuval geçirilmesi vakası, komplo romanı patlamasına yol açtı: Tarihin tortusu, evet bir iç tutarlılığa ve siyasal derinliğe sahip olmaksızın, tamamen bir tortu olarak su yüzüne çıkmıştı.

Birbirine benzer onlarca komplo romanı, kitapçı vitrinlerini, otogarlardaki ve tren istasyonlarındaki ve sokaklardaki kitap sergilerini, havaalanlarındaki gazete bayilerinin kitaba ayrılmış reyonlarını ve tabii kitapçıların çoğunun vitrinlerini işgal etti.

Bu kitapların tamamına yakınının edebi bir değeri yok. Bazılarının Türkçe dilinin temel gramer bilgilerine sahip olmayan yazarlar tarafından kaleme alındığı açık. Ama bu romanların başka ortaklıkları da var:

Basiretsiz, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunan sivil siyasetçiler ve elbette sivil siyasetin kendisi bu eserlerde temel bir çıkış noktası oluşturuyor.

TSK’dan (Türk Silahlı Kuvvetleri) çok ender, emniyet ve MİT’ten (Milli İstihbarat Teşkilatı) ve benzeri istihbarat örgütlerinden, “kötü kişiler” çıkabilir, gaflet, delalet ve hıyanet içinde olan bireylere rastlanılabilir, ama bu kişiler istisnadır, münferittir. Kurumlar ise düzgündür, sağlamdır. Aslında Türkiye toplumu da çok düzgün ve temizdir. Medyanın kendisi de bazı bireysel hainlikler ve gaflet örnekleri olsa da, toplumun ve devletin temel kurumları gibi, düzgündür, temizdir.

Düşmanlar ise, iki kategoride yer alır: Altı tamamen boş, ideolojik bakımdan son derece eklektik ve tutarsız bir anti-emperyalizm ajitasyonuyla birlikte asli düşman ABD’dir. Ancak en ünlü ve en çok satan komplo romanı “Metal Fırtına”nın sonunda görüldüğü gibi, kötü olan ABD veya ABD emperyalizmi değil; bu devletin başına geçen yanlış insanlardır. Bu romanda ABD Türkiye’ye yüksek teknoloji ürünü silahlarla saldırmış, ülkeyi işgal ve tahrip etmiş fakat ilk şok dalgası ve işgali izleyen direniş karşısında tutunamamış, bu arada ABD’de yönetim değişmiş ve bu tahribatı yeni ABD yönetimi telafi etmeye girişmiştir.

İkinci kategoride yer alan düşmanlar ise, mutlaka asli büyük düşmanla ilişkili olan Yahudiler, Sabatayistler, Misyonerler, Ermeniler ve özellikle Ermeni diasporası, tarih boyunca Türkiye’ye tuzak kurmaya doymamış Yunanistan ve “emperyalizmin bir maşası olan” Kürt siyasi hareketidir, Kürtlerdir. “Türkleri her zaman arkadan vuran Araplar” yalanı da, komplo edebiyatında, zaman zaman kullanılan bir standart malzemedir.

Kahramanlar, “düşman komplolarını” boşa çıkarmak için savaşırken, elbette “kötüleri” öldürmekte, bombalar patlatmakta, işkence ile adam konuşturmakta… kısacası sınırsız suç işlemektedir. Bu suçların kovuşturulmaması, kolluk güçleri tarafından yakalanıp yargı önüne çıkarılmamaları, yakalanmışlarsa yargıya gitmemeleri; gitmişlerse oradan serbest kalmaları ise; emniyet, jandarma, MİT, yargı, ordu gibi kurumların esasen “kahramanla” aynı zihniyette olmasındandır. Dolayısıyla kahramanın kahramanlıkları arttıkça, onun suçlarına göz yuman, yardımcı olan kurumlar da, yazar tarafından mistifike edilmekte; adam kaçırma, işkence ve cinayet gibi suçlar meşrulaştırılmakta ve bu suçları işleyen kahramana karşı sempati yaratılmaktadır.

Esasen, Cumhuriyet tarihi boyunca her zaman ve yoğun olarak Soğuk Savaş döneminde sosyalistlere karşı; 1980’lerden itibaren Kürt siyasi hareketinin mensuplarına ve yakınlarına karşı, büyük sıklıkla işlendiği ve korunduğu bilinen bu tür suçların roman kahramanlarına işletilmesinde bir yaratıcılık yoktur. Ancak komplo edebiyatı, bu suçların toplum tarafından sempatiyle karşılanmasına yardımcı olmaktadır.

Diğer taraftan komplo romanlarının yapmakta olduğu bu işi, “Kurtlar Vadisi”, “Şubat Soğuğu”, “Saklı Oda” gibi televizyon dizileri de yapmakta; bu romanların gerçek edebiyat eserlerinden çok daha fazla satması gibi; bu çeşit tv dizileri de raiting rekorları kırmaktadır.

Sonuç olarak bu edebiyatın, en dolayımsız, en çıplak biçimde içerdiği milliyetçi/ulusalcı ideoloji ile; devletle, ulusal ve uluslar arası siyasal sistemle bağlı suç örgütlerinin varlıklarını ve faaliyetlerini topluma benimsetme misyonunu yerine getirdiği açıktır. Böylece devletin bekası adına işlenen suçlar, komplo romanlarıyla; bunların tv dizisi versiyonlarıyla ve medyanın katkısıyla meşrulaştırılmakta; devletle toplum, bu zeminde iç içe geçmektedir. Komplo romanlarının ilkel, milliyetçi, ırkçı, düzeysiz, cahilane ve pek çok örnekte görüleceği üzere gülünç nitelikleri ise bu zemini tanımlayan diğer unsurları oluşturmaktadır.



KÜRESELLEŞEN DÜNYANIN TÜRK EDEBİYATINA YANSIMASI


Tülay Akkoyun

Destan ve şiir kökenli bir toplum olarak, küreselleşen dünyanın rüzgarına kapılıp gitmekte olduğumuz gözlenmektedir. Köklü kültürü olan toplumların dışarıdan benimsetilmeye çalışılan farklı kültürlere direnişleri sanatla olacaktır. Sanat ve sanatçı onaylamadığı durumlara, yozlaşmaya karşı duruşta, muhalefette olmalıdır.

Yansıtılan her yeniliği modernleşme adına alıp kabullenmenin, o kültürü zenginleştirmenin tersine kısırlaştırdığı, yozlaştırdığı, hatta yok etmeye çalıştığı bilinen bir gerçektir. Ülkemiz, içinde barındırdığı birçok kültürle zaten bir kültür mozaiği oluşturmaktadır. Tanzimat dönemiyle birlikte, batı örnek alınarak yazınsal yenilikler Türk Edebiyatına girmiştir. Tanzimat’la başlayan, edebiyatta batıya yönelme günümüzde en uç noktaya ulaşmıştır. Küreselleşme zincirleri altında ise, koloni durumundan çıkmış birçok ülke batı etkisi altına girmeye başlamıştır. Koloni sonrası edebiyatlar, kimlik karmaşası yaşayarak, sömüren ülkenin diliyle yapıtlar üretmeye başlamıştır. Oysa bir ülkenin kendi kültürünü tüm incelikleriyle başka bir ülkenin diliyle aktarması mümkün değildir.

Özgür bir ülke olarak edebiyatımızdaki en büyük gücümüz kendi dilimizde yazabilmek iken, ne yazık ki başka ülkelerin diliyle, başka kültürleri anlatan yapıtlar üretmeye başladık. Edebiyatımız giderek batı etkisi altında, toplumsal gerçeklikten uzaklaşarak yüzeyselleşmektedir. Edebiyatımızı felsefeden soyutladıkça içi boş yapıtlar ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda içeriğinde hiçbir iletisi olmayan, yozlaşmış bir kültürü yansıtan birçok kitap yayımlanmaktadır. Popüler kültüre hizmet eden bu ürünler çok satanlar listelerinde de ilk sıralarda yer almaktadırlar.

Sağlam bir kurgu ve içerikten yoksun, sabun köpüğü hafifliğinde yapıtlarla kültürümüzü geleceğe aktarmanın, kalburla su taşımak denli anlamsız ve boş bir çaba olduğunun farkında olan aydın yazarlarımız buna karşı savaşım vermektedirler. Felsefi ve kültürel donanımı olmayan bazı yazarlar kendilerinden önceki edebî yapıtları okuma gereği bile duymadan yazmaya soyunmaktalar.

Serbest ekonomi, açık pazarın getirdiği serbest rekabet piyasası edebi yapıtı gittikçe metalaştırmakta, salt çok satma kaygısıyla yazılmış, edebi yapıt olmayan ürünler ortaya çıkmaktadır.

Küreselleşmenin, postmodernizmin öne çıkardığı mistisizme yönelik, felsefeden uzak, dolayısıyla derinlikten yoksun, içi boş çarpık, bayağı ilişkilerin anlatıldığı yoz bir edebiyat oluşturulmaya gidilmektedir. Mistisizme yönelik bir çok kitap dünya çok satanlar listelerinde yer almaktadır. “Ferrarisini Satan Bilge”, “Simyacı”, son günlerde herkesin diline doladığı “Secret” gibi kitaplar, insanları mistik şeylere yönlendirip, felsefi düşünmeyi engellemeye çalışarak, düşünen, sorgulayan insanlar yerine, insan beynini pasif duruma getirerek küreselleşmenin gerekliliklerine hizmet etmektedir. Mistisizme yönelik bu yapıtların belli bir dine hizmet etmekten uzak, din kisvesi altında fal, büyü gibi batıl inançlara yönelik oldukları da gözlemlenmektedir.

Klasik yapıtların yazarları, en az bir hatta birkaç bilim dalında eğitim ve donanımları olan sanatçılardı. Günümüzde TV ve internetten edinilen bilgilerle her şeyden biraz bilen insanlardan oluşmaktadır toplumlar. Zira inceleyen, araştıran, sorgulayan bireyler toplum adına tehlike gibi görülmektedir. Edebiyat da bu durumdan etkilenmektedir.

Oysa, edebiyatı tarihten, toplumbilimden, felsefeden, psikolojiden ve sanatın diğer dallarından soyutlamak mümkün değildir. Birçok bilim dalıyla iç içe olan edebiyatı bunlardan soyutlamak, kısır döngüye, tükenişe giden yolda hızla yol almak olacaktır. Günümüzde şiirde, romanda, öyküde gözlemlenen patlama üretim açısından memnun edici gibi görünse de niceliğin değil niteliğin ön planda olması gerektiği gerçeği de göz önünde bulundurulmalıdır. Çok satan kitaplar içerisinde sanatın metalaştığının göstergesi olan başka bir tür daha bulunmaktadır. “100 Soruda Çok Kazanmanın Yolları”, “100 Soruda Başarıya Ulaşmanın Yolları”, “100 Soruda Kız Tavlama Yöntemleri” gibi ürünler, serbest ekonominin, küreselleşmenin getirdiği, insanların istediklerine kısa yoldan ulaşabilmeleri, köşe dönmecilik gibi, emekten yoksun, kolaycılığı öğretmeye yöneliktir. Düşünen, irdeleyen, aydın insanlar olarak yıllardır bize emeğin önemi düstur olarak verilmiştir. Oysa günümüzde insanlar emek harcamadan yapılmış bir işin kalıcı olamayacağını, sabun köpüğü gibi uçup gitmek zorunda olduğunun ayrımına varamaz duruma gelmişlerdir.

Konu başlığında, küreselleşen dünyaya karşı duruşun yolu olarak gösterdiğimiz sanat, yüzyıllardır hep bir şeylere karşı duruş misyonu üstlenmiştir.

21. yüzyılda, hız çağındayız, teknolojinin egemenliği altında okumayı, tiyatroya, sinemaya gitmeyi gereksiz gören toplumlarda sanatın söz konusu işlevini görebilmesi, kendini sanata adamış, sorumluluk bilinci taşıyan, aydın sanatçılarla mümkün görünmektedir.

Postmodernizm ile aşure arasında ilginç bir benzerlikten söz etmek istiyorum. Aşure, Nuh Tufanı’ndan sonra birçok malzemenin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir tatlıdır, ama yokluk zamanında oluşturulmuş bir yemektir. Yaşamsal ve felsefi anlamda postmodernizm için böyle bir yokluk, yoksunluktan söz edilmesi yersiz olur. Üstelik ileri teknolojiyle birlikte yaşadığımız hız çağında böyle bir durum olası değildir. Postmodernizm bir durum, bir süreçtir. Postmodern durumda da aşure örneğinde olduğu gibi her şeyden bir parça yer aldığı gözlemlenmektedir. Televizyon, bilgisayar, internet gibi iletişim araçları ve iletişim ağı ile insanlar her şeyden bir parça bilmektedirler. Her şeyden bir parça bilen insan yüzeyseldir. Toplumun, sanatın ilerlemesi, kültürümüzün gelecek kuşaklara aktarılması ise yüzeysellikle başarılamaz.

1980 askeri darbesi sonrası sosyo-politik değişimler edebiyatta biçim arayışlarını daha da uç noktalara taşımıştır. Baskıların yoğun olduğu bu dönemde toplumsal gerçekçilikle yazmanın zorlukları, yazarları bireyci ve biçimci değişimlere yöneltmiştir. 1990’lı yıllardan itibaren, sermayenin küreselleşme süreciyle birlikte bu yöneliş uç noktalara ulaştıkça içi boş yapıtlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Toplumu, yazarın içinde yaşadığı dönemi yansıtmayan yapıtlarla kültürümüzü geleceğe aktarmanın olanaksızlığı göz ardı edilmemelidir. İçerikten çok biçime önem veren, mistisizmi ve tarihi konu alarak yazmak, toplumcu gerçekçilikten uzaklaşmak ya da kaçış değil midir?

“Yeni Roman”cılar ve postmodernistler, geleneksel roman yapısını bozmaya çalışarak, anlam ve içerikten çok biçimsel arayışlara yönelmişlerdir. Bu tür romanların batıdaki yankıları giderek azalmaktadır. Bizim edebiyatımıza yansıması çok geç olduğundan bizdeki yankıları halâ sürmektedir.

Postmodernizmi felsefi açıdan olumlamamız mümkün değildir, ama yazınsal anlamda getirdiği teknikleri yok saymamız da olanaklı değildir. İç konuşmalar, geri dönüşler, gibi teknikler yıllardır birçok yapıt içerisinde kullanılarak Türk Edebiyatında yazınsal zenginlik olarak çoktan yerini almış bulunmaktadır. Teknolojinin getirdiklerinden amaca yönelik kullanarak yararlanmak gibi modernizm ve postmodernizmle gelen yazınsal teknikleri de yazınsal zenginliği sağlamak üzere kullanmak, toplumu, bireyi, okuru da bilinçlendirmeyle olanaklıdır.



AUSCHWİTZ TRENLERİ


Sabahattin YALKIN


Polonya sınırında sımsıkı tuttuğu eli
elinden zorla koparıldığında
vakit ağıtlı bir anaydı …


Beş miydi altı mıydı yaşı
belki bir kuş yaşı
gözlerinde bin yıllık korku
bir avuçluk çocuk yüzü
yüzünden uçmuştu …


3. Döngü’ nün milyonlarca sabahından biri
kayıtlarda hüzünlü süt rengi
kanlığı tükenmiş kanının
suçlu en sevdalı kırmızısı
sus-pus Vatikan’ın sağır çanları
akortsuz kalmış gettoların ince kemanları
ölüm soluklu İsrafil’ in som suru


4. Auschwitz trenleri ıslıklı duman
Zifir acısı bulaşmış Meryem-Ana aklığına
gök bir başka göğe gizlenmiş utancından
şimdi insan fırınları birer resim olsa da
gaz odaları birer resim
canavar ağızlı çukurlarda diri diri
ağıdı yankılanır ulu Yehova’ nın …



5. Zaman içinde uzun bir çığlık zaman
ne Auschwitz’ in yakılmış cesetleri
ne de Kudüs’ ün fosforlu misketleri
yetmezzzzz
insanı tüketmeye …


6. Ya-leyl’ li daraç sokaklarda şimdi
yalnız kalmıştır tanrısını arayan çocuklar
tanıktır kapanmayan ölü gözleri
yalnız kalmıştır tanrısını arayan kadınlar
tanıktır karınlarına düşen sevdalı damla
yalnız kalmıştır tanrısını arayan adamlar
tanıktır damarlarında akan beyaz rüya …


7. Turu Sina artığı eski bir yıldız
ışıklarını kaçırır Kudüs akşamlarından
makamı yitik bir ilahi Ağlama Duvarı
ey gök … kimin içindir bu yakarı
şimdi nerde Musa’nın asası
nerde Fıravun’u gargeden sular
ölen ölse de yeniden başlar sevdalar …

10.Ocak.2009 / Feneryolu




NÂZIM’A BURSA’DA YER AÇIN!


Bugün 15 Ocak. Dünyaca ünlü şairimiz Nâzım Hikmet’in 107.doğum günü. Zaman siyaset üzerine çeşitli oyunlar oynayarak bir çok siyasetçiyi tarih sahnesinden silerken, sanatı ve sanatçıyı yaşattı. Bunun en muhteşem örneklerinden biridir Nâzım Hikmet. Günümüz hükümetlerinden beklenen, ne ölülerin diriltilip tekrar gömüleceği bir cenaze töreni, ne de devletin, öldüğümüzde zaten geri aldığı, ama varlığı yadsınamayacak bir gerçeklik olan nüfus cüzdanlarının yeniden yazmaya çalışmasıdır. Meşru olan Nâzım Hikmet’in dünya şairliğidir, Türkiye şairliğidir.
Nâzım Hikmet, 1 Haziran 1933 - 5 Ağustos 1934 ve 5 Aralık 1940 - 8 Nisan 1950 tarihleri arasında yaklaşık on bir yılını (haksız yere) Bursa hapishanesinde geçirmek zorunda bırakılmış ve en güzel şiirlerini Bursa’da yazmıştır. Ancak bu büyük kentte bugün Nâzım Hikmet’i anımsatacak, adı konmuş hiçbir mekân; kültür, sanat merkezi, müze, cadde vb bulunmamaktadır.
Çağdaş uygarlığı ve demokrasi kültürünü yaşayan ülkeler herhangi bir şairinin, sanatçısının birkaç gün kaldığı oteli, zaman geçirdiği mekânı müzeye, anma yerine ya da kültür-sanat merkezine dönüştürerek geçmişine, kültürüne, aydınına, sanatçısına sahip çıkmakta ve böylece uygar dünya içinde saygınlığını arttırmaktadırlar. Ülkemizde ve Bursa’mızdaysa, bütün dünyada şiirleri okunan Nâzım Hikmet görmezden gelinerek unutturulmak, belleklerden silinmek istenmektedir.
Bursa Yazın ve Sanat Derneği (BUYAZ) olarak diyoruz ki Bursa, Nâzım’a sahip çıkarak dünya şiirinin ziyaretgâhı olabilir. Böyle bir sonuçtan, Bursa kadar ülkemiz de onur ve gurur duyar.

BURSA CEZAEVİ’NİN KALIN DUVARLARI ONUN ŞİİRLERİNİN DUYULMASINI ENGELLEYEMEDİ

Nâzım Hikmet, Türkiye halkının, dünya halklarının özlemlerini dile getiren ve dünyada, Türkiye dendiğinde akla ilk gelen, adı Türkiye adıyla özdeşleşmiş insanlarımızdan biridir. Onun ulusal ve evrensel anlamda insan manzaralarını çizdiği Bursa’da yaşayan biz aydınlara, sendikacılara, sivil toplum örgütlerine, akademik odalara; geç kalmış bir çabayı tamamlama görevi düşmektedir.
Bundan hareketle ve öncelikle Bursa’da; Nâzım’a ait eşyaların, onun Bursa’da yaptığı resim v.b. emek ürünlerinin, yazdığı kitapların ve Nâzım üzerine yazılmış yerli-yabancı yayınların sergilenebileceği bir Nâzım Hikmet Müzesi’nin oluşturulmasını ya da Nâzım Hikmet Kültür-Sanat Merkezi’nin açılmasını, Bursa Büyükşehir ve Osmangazi, Yıldırım, Nilüfer belediyelerinden, sınırlarında bulunan merkezi caddelerinden ve parklarından birine Nâzım Hikmet adının verilmesini; Nâzım Hikmet’in yattığı hapishanenin yerinde yapılmış olan Bursa Adliyesinde ve Bursa Kent Müzesi’nde Nâzım Hikmet için birer müze-oda ayrılmasını, Bursa’nın merkezi yerlerine Nâzım Hikmet heykellerinin dikilmesini talep ediyoruz.
Nâzım Hikmet’in şiirlerinin duyulmasını, hatta bütün dünya dillerine çevrilmesini o ünlü cezaevinin kalın ve yosunlu duvarlarının bile engelleyemediği Bursa’da, “Nâzım’a Bursa’da Yer Açın” sloganıyla başlattığımız kampanyaya şu ana kadar destek veren kurumlar şunlardır:

Edebiyatçılar Derneği Bursa Temsilciliği, TYS Bursa Temsilciliği, Bursa Tabip Odası, Bursa Serbest Muhasebeciler Mali Müşavirler Odası, Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi, Nilüfer Yerel Gündem 21, Mustafa Bozbey, Çağdaş Hukukçular Derneği Bursa Şubesi, KESK Bursa Şubeler Platformu, Eğitim Sen, SES, BES, Haber Sen, ESM, Tüm Bel Sen, Tarım Orkam Sen, Yapı Yol Sen, DİSK Bursa Bölge Temsilciliği, DİSK Emekli Sen, Doğader, 68’liler Birliği Vakfı Bursa Temsilciliği, Petrol İş Bursa Şubesi, Tümtis Bursa Şubesi, Elektronik Mühendisleri Odası Bursa Şubesi,

Bursa Yazın Sanat Derneği (BUYAZ)Yönetim Kurulu

Şaban AKBABA (Başkan)
Nursel ARAS (Başkan Yardımcısı)
Güney ÖZKILINÇ (Sekreter)
Ceyhun ERİM (Sayman)
Ramis DARA (Üye)



TRT ŞEŞ


Bülent Tekin

TRT 6’nın (TRT Şeş) yayına başlamasını ben çok önemsiyorum. Bu yayın 85 yıldır-daha öncesinde de vardır ya!-Türk devleti tarafından benimsenen asimilasyon politikasının ikrarıdır. 85 yıldır Kürt yerine kullanılan kart kurt tanımının iflasıdır. Bir Kürt halkı vardır ve dilinde bugün yayın yapılmaktadır. Meclis tutanaklarına Kürtçe yapılan konuşmalar bilinmeyen bir dille yapılan konuşma şeklinde not düşse de tarihe Kürt halkının dilinin (Kürtçenin) kabulünü not düşmektedir. Bu tv Türk devletinin resmi ideolojisinin Kürt sorunu karşısında direnemediğinin ayrı bir kanıtıdır da. İnsan hakkının ideolojiler, sınırlar ve devletler vasıtasıyla da olsa yok edilemeyeceğinin iletilerini bu tv veriyor. Bu yönüyle ben bu tv yayınını çok olumlu buldum. Yazılan çizilenlerin aksine Kürt halkı da bu tv’yi çok sevdi. En azından kendi diliyle haberleri izleyecek, şarkılarını dinleyecektir; Kürt topraklarının belgesellerini izleyecektir. Ancak TRT Şeş hiçbir zaman yozlaştırılmamalı ve Kürt kültürü için bir başlayışa temel olmalıdır. Bunun arkası gelmelidir. Anadilde eğitim, yayın yapma özgürlüğü, Kürt kültürünün ifadesi her alanda oluşturulmalıdır. Eğer Kürt-Türk halklarının kardeşliğinden bahsedeceksek ve bu böyleyse eğer, tüm bunlar yaşama geçirilmelidir. Belki de bir gün TRT Şeş’te Memê Alan, Mem û Zîn, Gılgamış destanı birer dizi olarak seyredilebilecektir. Bu bir güzel hayal de olsa düşünüldüğünde haz veren duygular yaratıyor.

İşte size Fırat, Dicle! Alın size Diyarbakır’ı, Mardin’i! Ağrı dağı işte burası! Mezopotamya ovası nah şuralarda! Van gölünün yeşil mavi yansıması içinde kaynayan köpüklerin beyazlığı Akdamar (Aktamar) adasına giden yolu apak ediyor! Ben buralardan, topraklarımızdan bahsediyorum, bir ayrı gezegendeymişiz gibi gelmesin size! TRT Şeş’te gösterilecek bir filmde nasıl trükler yaratılabilir? Mem û Zîn, Kerem ile Aslı gibi aşk hikâyesinin Kürtçe anlayışıyla oluşturulacak trükleri ne büyük katkılar sağlayabilir dünya kültür ve edebiyatına!

Totalitarizm ve faşist zihniyet dillere, dinlere, ırklara düşmanca bakar. Bu zihniyetin insanlara kazandırdığı ölümden başka bir kazanım yoktur, olmamıştır. Büyük bir çaresizliktir faşizm. Ötekiyi, mazlumluğu, kısılan sesleri, zavallıları ortaya çıkarmak nasıl büyük bir kutsiyettir! İnsanlıktan, insan olmaktan söz ediyoruz.

Mehmet Uzun’un “Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık” adlı romanı-eğer Irak’ta yapılmayacaksa-Türkiye’de bir tv dizisi şeklinde TRT Şeş için yapılmalıdır. Romanda kod isimler kullanıldığından-bana göre-General Serdar (Saddam Hüseyin) ve Kürtlerin yok sayılma savaşı, yaşanan trajedi iyi bir barış için film yapılmalıdır. Böylesi bir film ülkemizde yok sayılan, yasak bir dilin bir yazarının anadilinde yazdığı bir modern romana verilmiş kırmızı karanfil olabilir, o yazar ölse bile!

TRT Şeş’te dilin yaşayan ruhunu, dününü, bugününü, yarınını göreceğiz. Dengbêj’lerin (şarkı söyleyiciler) yanık sesinden felaketleri, sevdaları, kahramanlıkları, büyük aşk masallarını dinleyeceğiz. Kürtlerin çîrok’ları (masal), sitran’ları/ kilam’ları (şarkı), destanları, aşkları, felaketleri ses, söz ve yazın üstatları tarafından TRT Şeş’te ifade bulacaktır. Çok değil, daha dün, Kürtçeye Türkçenin bir lehçesi yakıştırmasını yapan ırkçılara TRT Şeş’i izlemelerini salık veririm. Asimile edilemeyen bu zengin dilin roman, öykü, tiyatro, şiir ürünlerine baksınlar! Bu dilde, 300-500 uyduruk kelimeyle bir roman dahi yazılamayacağını söyleyenler belki de bu dilin abecesini-kim bilir?-TRT Şeş’ten öğrenebilirler. Dinler, diller, ırklar ideolojik kalıpların ötesinde insani ölçülere göre ifade edilmelidirler.




2009 NAİL ÇAKIRHAN GENÇLİK ÖDÜLÜ (ŞİİR)

4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri kapsamında, üniversite (lisans) öğrencileri arasında “Nail Çakırhan Şiir Yarışması” düzenlenmiştir. Seçici Kurulu; Gökhan Cengizhan (Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı), Kemal Özer, Şükrü Erbaş, Bozan Yaman, İbrahim Baştuğ’dan oluşan yarışmada birinciye plaket ve kitap seti; ikinciye ve üçüncüye plaket verilecek; dereceye girenler, 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri süresince 22-23-24 Mayıs 2009 tarihlerinde, Akyaka Belediyesi’nce Akyaka’da konuk edileceklerdir.


Yarışmaya katılma koşulları şöyledir:
1-Yarışma Türkiye çapında, 1985 ve sonrası doğumlu bütün üniversite(lisans) öğrencilerine açıktır.
2-Şiirlerde konu sınırlaması yoktur.
3-Yarışmacılar üç şiirle yarışmaya katılabilirler.
4-Şiirlerin daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olması gerekir.
5-Yarışmacıların, şiirleriyle birlikte özgeçmişlerini, kendilerine ulaşılacak bir telefon numarasını ve iletişim adreslerini bildirmeleri gerekmektedir.
6-Yarışmaya katılacak şiirlerin en geç 1 Mart 2009 tarihine kadar Etkinlik Sekreteryası:
tulayakkoyun@hotmail.com adresine gönderilmesi gerekmektedir.
7-Yarışma sonucu 22 Mayıs 2009 tarihinde duyurulacak. Yarışmada dereceye girenlere ödülleri Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri etkinlikleri içinde verilecektir.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Genel Başkanımız Gökhan Cengizhan'ın Filistin ile ilgili açıklaması

bir devlet ve bir halk….

11 milyar dolarlık ABD yardımı ile ayakta kalan ve 7 milyar dolarlık ABD silahı ile kıyım yapan bir ordu, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki ileri karakolu bir devlet…

Arkasındaki bu küresel güçle, bütün dünya kamuoyunu yıllardır rehin alan, 1960’lı yıllardan bu yana, bütün Birleşmiş Milletler kararlarını hiçe sayan, adeta çöpe atan bir devlet…

Hakkında çıkarılan 150 kadar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararının yarısını ihlal ettiği bilinen, Cenevre sözleşmesi’ne göre sayısız savaş suçu işleyen, buna karşın, başta ABD olmak üzere, emperyalist dünya egemenleri tarafından kol kanat gerilen bir devlet…

İşlediği savaş suçlarına karşın, “uluslararası toplum” tarafından bir türlü kurulamayan mahkemelerde, hiçbir zaman yargılanamayan “haydut” bir devlet…

Birleşmiş Milletler’in, anlı şanlı 242 ve 338 sayılı kararlarını uygulamayan, 1967 yılı sonrası, yasa ve hukuk dışı bir biçimde elinde tuttuğu topraklardan; Suriye’den işgal ettiği Golan’dan, Ürdün’den işgal ettiği Doğu Kudüs’den ve Batı Şeria’dan, Mısır’dan işgal ettiği Gazze’den çekilmeyen bir devlet…

Ve bir “devlet” olarak, bütün ahlaki ve insani yükümlülüklerini yok sayan, Filistin’de ve Lübnan’da, “teröre karşı savaş” adı altında, kural ve sınır tanımayan bir terör örgütü gibi savaşan bir devlet…

Kendisine yönelik direnişi, her defasında yeniden yaratan, çünkü terör ve şiddetle beslenen bir devlet…

Aslında, kendisi 1948’de, bir dizi terör eylemiyle kurulan, o yıllarda, sonradan İsrail’e dönüşecek olan Filistin’de, Yahudi olmayanları büyük bir etnik temizliği uğratan bir devlet…

Yahudilerin çoğunlukta olduğu Siyonist bir devletin kurulması, sonra bu devletin Yahudi niteliğinin korunması için, sürekli teröre ve savaşa muhtaç bir devlet…

Bütün bu olgular tartışılmaya çalışıldığında, tarafları anti semit (Yahudi düşmanı) olarak karalayan bir devlet…

1870 yılında, Filistin topraklarında yaşayan Yahudi nüfusu, yalnızca 7 bin kişi kadardı ve bu sayı, Filistin nüfusunun yüzde 2’lik bir bölümüne karşılık geliyordu.

1946’daki Yahudi göçünden sonra, Filistin nüfusu 1.240.000 Filistinli, 600.000 Yahudi’den oluşuyordu ve Filistinli nüfus, toprakların yüzde 92’sine sahipti.

1947’deki Birleşmiş Milletler paylaşım planı gereği, bu toprakların yüzde 56’sı Yahudilere, yüzde 44’ü Filistinlilere bırakıldı.

1948 yılında İsrail devleti kuruldu.

1949 yılı sonunda, İsrail, Filistin’in yüzde 78’ini denetim altına almaya başladı. 1973’teki, 6 gün savaşları sonrasında da, İsrail devleti, Filistin topraklarının bütününü işgal etti.

Bölgede yaptığı işgallerle İsrail devleti, ilk kurulduğu dönemdeki topraklarının, yaklaşık üç kat büyüklükteki bir toprağı kontrol altında tutma olanağına kavuştu. 1 milyondan fazla Arap, İsrail’in işgal ettiği topraklarda yaşamaya mahkum edildi.

Dünya üzerindeki en büyük mülteci nüfusu Filistinliler oluşturuyor, 6 milyona yakın Filistinli kendi yurdundan uzakta yaşıyor.

Bugün, Filistin’de, İsrailliler ve Filistinlileri ayıran bir tecrit duvarı yükseliyor. Bu duvarın inşası ile birlikte Filistinliler, topraklarının yüzde 25’ini daha yitirdi. Verimli topraklarının yüzde 80’i, su kaynaklarının yüzde 65’i, kurulan duvarın arkasında kaldı.

Duvar inşa edilirken, Filistinlilere ait 100 binden fazla zeytin ağacı kökünden söküldü, 120 bin dönüm Filistin toprağına el konuldu, 35 bin metrelik su alt yapısı, duvarın yapımı sırasında yıkıldı.

İsrail devleti’nin, Batı Şeria’dan ve Gazze Şeridi’nden çekilmesi, ama her defasında, bombalarıyla, füzeleriyle, tanklarıyla yeniden girebilmesi şu anlama geliyor: kadim Filistin topraklarının yüzde 90’ı İsrail devletinin elinde artık. Geriye kalan yüzde 10’luk bölüm de, Filistin halkının aleni olarak tutsak edildiği; aç ve susuz bırakıldığı; nihayetinde dünyanın gözleri önünde imha edildiği iki büyük toplama kampından ibaret: Batı Şeria ve Gazze…

İsrail devleti, abluka altında tuttuğu savunmasız bir halka karşı, başta siviller olmak üzere soykırım uyguluyor.

Bütün yaşama alanları alabildiğine daraltılan, harabeye çevrilen bir halk…

Dört bir yanı duvarlarla çevrili bir bölgede, toplu bir biçimde cezalandırılan ve açlığa ve ölüme terk edilen bir halk…

Kendisi “orantısız” bir biçimde kıyıma uğradığı halde, bu kıyıma karşı direndiği için “terörist” ilan edilen bir halk…

Varsa eğer, adı “uluslararası toplum” olan dünyanın tümünün, “insanlığa karşı işlenen suç” kapsamında suskun kaldığı, dahası ihanet ettiği bir halk…

Bırakın en yakın Arap komşularını, dünyanın geri kalan bütünüyle her türlü bağı kopartılmış, dünyadan tecrit edilmiş bir halk…

İnsan olarak yaşama hakkı ve onuru, dünya üzerindeki bütün iktidarlar tarafından ayaklar altına alınan bir halk…

Yasa ve hukuk dışı bir işgale karşı direnirken, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu gibi değerler ve hedeflerle asla ilişkilendirilmeyen bir halk…

Irkçılığa ve her türden ayrımcılığa maruz bırakılan bir halk…

Gene de, yenilmez bir devlet mitini sarsan ve o devletin “mutlak” zaferine boyun eğmeyen bir halk…

1948 yılından bu yana, insanları yerinden yurdundan eden, tam tamına “bebek ve çocuk katili” İsrail devletini, salt öfkesiyle bile, kendi cehenneminde boğabilecek tek halk…

Uçakların ve tankların yarattığı bir nefreti, dünyanın en haklı direniş geleneğine dönüştüren bir halk…

Söz bir yerde biter, yorum da…

Selam olsun Filistin direnişine…

3 Şubat 2009 Salı

MADEN MÜHENDİSLERİ ODASI – EDEBİYATÇILAR DERNEĞİ

YARATICI YAZARLIK ATÖLYESİ

Maden Mühendisleri Odası ve Edebiyatçılar Derneği işbirliğiyle Yaratıcı Yazarlık Atölyesi açılıyor. Yaratıcı Yazarlık Atölyesi, öykü, şiir, deneme, eleştiri gibi yazınsal türler üzerine kuramsal çalışmaları ve uygulamaları içeriyor.

Nazlı Eray, Mustafa Şerif Onaran, Özcan Karabulut, Cemil Kavukçu, Aysu Erden, Aynur Tunaboylu, Tekgül Arı, Çiğdem Ülker, Metin Turan, Süreyya Karacabey, Remzi Özmen, Tuncer Uçarol’dan oluşan kurul tarafından yürütülecek olan atölye çalışmaları, 11 Şubat 2009 Çarşamba günü başlatılacak.

Maden Mühendisleri Odası ve Edebiyatçılar Derneği, edebiyata yürekten inanan herkesi; okuma ve yazma eylemini yaşam biçimi olarak benimseyen birey olmaya çağırıyor.

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi, yazma çabasının başlangıcında ya da herhangi bir düzeyinde bulunan tüm katılımcılar için geliştirilmiş bir programdır.

Söz konusu atölyeye katılmak için statü, kariyer, derece sahibi olmak gibi önkoşullar yoktur. Okumaya ve yazmaya ilgi duymak yeterlidir.

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi, hiçbir sınıf, meslek, yaş ayrımı yapmaksızın, edebiyat uğraşıyla ilgilenen herkesin, entelektüel kapasite ve yeteneklerini geliştirmeyi hedefliyor.

Yıllardır yazıyor ya da ilk metnini deniyor olsa da, yaratıcı yazma konusuna gerçekten ilgi duyanlara, düzenlediğimiz atölyeler, gereksinim duyduğu katkıyı mutlaka sağlayacaktır.

Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne katılmak isteyenler, kayıt için, Edebiyatçılar Derneği’nin, aşağıdaki iletişim adreslerine başvurabilirler.


Edebiyatçılar Derneği
Sakarya Caddesi, No. 32 / 15
Yenişehir - Ankara


Tel: 0312 / 434 46 65
Cep: 0506 583 58 75
(Cep arama saati: 09.00-18.00 arası…)

e-posta:
edebiyat@edebiyatcilardernegi.org.tr




YARATICI YAZARLIK ATÖLYESİ

YARATICI YAZARLIĞA GİRİŞ
YAZINSAL TÜRLER
KURAMSAL ÇALIŞMALAR VE UYGULAMALAR


ATÖLYE YÜRÜTME KURULU:

Mustafa Şerif Onaran, Özcan Karabulut, Aysu Erden, Nazlı Eray,
Tekgül Arı, Çiğdem Ülker, Metin Turan, Süreyya Karacabey,
Cemil Kavukçu, Remzi Özmen, Aynur Tunaboylu, Tuncer Uçarol


Program

1- Giriş: Bir Eylem / Edim Olarak Yazma
a) Yazma isteği nereden geliyor?
b) Bir şeyler karalamadan yazınsal değeri olan bir metin üretmeye geçiş sürecinin olmazsa olmazları nelerdir?
c) Düşlerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi ete kemiğe büründürmek için gerekenler nelerdir?
2- Bilmemiz Gerekenler: Edebiyatın Diğer Alanlarla İlişkisi
a) Edebiyatın yaşam, felsefe, psikoloji vb. ilişkileri.
b) Bizden önce yazanlar / yazılanlar; yazmakta / yazılmakta olanlar.
3- Algılama Sürecinden Yaratma Cesaretine Giden Yol
a) Algılama süreçleri.
b) Yaratma cesareti.
c) Yaratıcının doğası.
d) Yaratıcılığın sınırları.
4- Çatıyı Kurmak: Yazınsal Üretimin Temel Öğelerini Belirginleştirme
a) Uzam, zaman, kahramanlar.
b) Biçim ve biçem.
c) Başlama, geliştirme, sonlandırma.
d) Çatışma yaratma ve çözme.
e) Bir atmosfer yaratma.
5- "Bu Ben miyim?" ya da "Bu O mu Acaba": Kurmaca ve Gerçeklik
a) Yazar ve anlatıcı.
b) Kahramanlar gerçek midir?
6- Bir Okur Olarak Yazar: Eleştirel Bakış Açıları Geliştirebilmek
a) Ne anlatmak istiyorduk, ne anlatabildik?
b) Dil yanlışları.
c) Metnin yorgunluğu.
d) Yaratı yerine yapıntı.
7- Yapıttaki Yazar: Üründe Yazarın Kişisel Duruşu / Kişisel Tını
a) Kişilik ve kişisellik nedir?
b) Yazar yapıtın neresindedir?
c) "Aynı şeyleri" yazsak bile bizi ayrı kılacak olan (Büyük yazarların çözdüğü) nedir?
8- Üç Metin: Bir Şeyler Anlatabildik mi?
a) Boris Vian: "Günlerin Köpüğü" romanının "Önsöz"ü.
b) Peter Handke: "Publikumsbeschimpfung" adlı oyununda oyuncuların sahneye seslenişi.
c) Teodor W. Adorno: "Minima Moralia" adlı yapıtından "Aynanın Arkasına" metni.

İçinizdeki Sansürden Kurtulun !..

Kendi Kendinizin Eleştirmeni Olmayın!..


· Yaratıcı yazarlık atölyesi, katılımcıların eleştirel bakış açılarını, estetik beğenilerini, bireysel üretimlerini güçlendirmeye yönelik kuramsal ve uygulamasal çalışmaları içeriyor.
· Konuk yazarların ve katılımcıların birlikte çalışacağı atölye ortamında, kuramsal çalışmaların yanı sıra, katılımcıların egzersiz olarak yazacakları metinler de ele alınacak.
· Yazılan örneklerdeki anlatım ve dil özellikleri tartışılacak
· Katılımcılar, ikinci aydan itibaren, her hafta yeni bir metin hazırlayacak, atölye içinde daha önceki üretimlerini aşmaya çalışacaklar.
· Yaratıcı yazarlık atölyesinde, potansiyel yazarlarla profesyonel edebiyatçılar bir araya geliyor, katılımcılara konuk yazarlarla birebir çalışma olanakları sunuluyor.
· Katılımcıların ürünlerinin okunup tartışıldığı ortamlar yaratılıyor.
· Dönem boyunca, atölyelere katılacak yazarlar, kendi deneyim zenginliklerini, yazarlık coşkularını paylaşmaktan mutluluk duyan, katılımcıların yeteneklerini geliştirmek isteyen, ülkemizin usta edebiyatçılarıdır.
· Yazma sektörünün içinde yer alan yazar, editör, çevirmen, akademisyen vb profesyoneller, kendi meslekleri konusunda ayrıntılı, aydınlatıcı bilgiler verecek, katılımcılar merak ettikleri sorulara yanıt bulabilecekler.

KAYIT İÇİN BİLGİLER:

Atölye çalışmaları, 2 ay (11 Şubat 2009 – 11 Nisan 2009) sürecek; hafta sonu 2 saat (Cumartesi, 14.00-16.00) hafta içi 2 saat (Çarşamba; 18.00-20.00) olmak üzere; toplam 36 saat yapılacaktır.

Katılım ücreti: 100 YTL
İki taksitle ödeme yapılabilir: 50 x 2: 100 ytl


BAŞVURU ADRESİ:

Edebiyatçılar Derneği
Sakarya Caddesi, No. 32 / 15
Yenişehir - Ankara Metin Rengi

Tel: 0312 / 434 46 65
Cep: 0506 583 58 75
(Cep arama saati: 09.00-18.00 arası…)

ATÖLYE ADRESİ:

TMMOB Maden Mühendisleri Odası
Selanik Caddesi, No. 19 / 4
Kızılay - Ankara

Tel: 0312 425 10 80


EDEBİYATÇILAR DERNEĞİ
www.edebiyatcilardernegi.org.tr

YARATICI YAZARLIK ATÖLYESİ

11 Şubat 2009 – 11 Nisan 2009

Tarih Yazar
11 Şubat Çarşamba Tanışma toplantısı
14 Şubat Cumartesi Aynur Tunaboylu
18 Şubat Çarşamba Çiğdem Ülker
21 Şubat Cumartesi Süreyya Karacabey
25 Şubat Çarşamba Aysu Erden
28 Şubat Cumartesi Metin Turan
04 Mart Çarşamba Tekgül Arı
07 Mart Cumartesi Nazlı Eray
11 Mart Çarşamba Cemil Kavukçu
14 Mart Cumartesi Süreyya Karacabey
18 Mart Çarşamba Tuncer Uçarol
21 Mart Cumartesi Mustafa Şerif Onaran
25 Mart Çarşamba Remzi Özmen
28 Mart Cumartesi Özcan Karabulut
01 Nisan Çarşamba Aysu Erden
04 Nisan Cumartesi Tekgül Arı
08 Nisan Çarşamba Remzi Özmen
11 Nisan Cumartesi Değerlendirme toplantısı

Cumartesi Günleri:
14:0 – 16:00

Çarşamba Günleri:
18:00 – 20:00

Tel: 434 46 65
0506 583 58 75
(Cep arama saati:09:00-18:00 arası)

Not: 14 Mart 2009’dan itibaren, Cumartesi günleri saat 13:00’da, katılımcıların ürünlerinin değerlendirilmesine yönelik 1 saatlik ön atölye çalışması yapılacaktır.


4 Aralık 2008 Perşembe

2008 YILI ABDULLAH BAŞTÜRK İŞÇİ EDEBİYATI ÖDÜLÜ SONUÇLARI


Genel-İş ve DİSK eski Genel Başkanı Abdullah Baştürk anısına; Baştürk ailesi, Edebiyatçılar Derneği ve DİSK/Genel-İş Sendikası’yla birlikte bu yıl altıncısı düzenlenen yarışma sonuçları belli oldu.

Remzi İnanç, Özgen Seçkin, Vecihi Timuroğlu, Necati Tosuner, Tuncer Uçarol’dan oluşan seçiciler kurulunca yapılan değerlendirmelerde (Yönetmelik gereği ödül sıralaması, tür sınırlaması yoktur),

Haydar Demir’in “Makine” adlı öyküler kitabı,
Zehra İpşiroğlu’nun “Özgürlük Yolları” adlı yaşamöyküleri kitabı,
Hasan Kıyafet’in “Umut Direniyor” adlı romanı,
ödüle değer görülmüştür.

Ödül töreni 22 Aralık 2008 Pazartesi günü saat 18.00 – 21.00’de Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde, ödül kazanan kitaplar ve işçi edebiyatı üzerine toplantı 20 Aralık 2008 Cumartesi günü saat 14.00 – 16.00’da Mülkiyeliler Birliğinde yapılacaktır.

Ödül verme gerekçeleri:

- “Makine”: İşçi dünyası; çeşitli yönlerden gerçekçi biçimde az ve duru sözlerle öykülendiği, o denli uyarıcı, akıcı, inandırıcı bir dille işlendiği için.

- “Özgürlük Yolları”: Almanya’daki işçilerimizin üçüncü kuşağı olan gençler; aileleri, çevreleri, göçmenlik psikolojisi ve Türkiye gerçekleri ile yıpratıcı ilgileri, sekiz ayrı yaşamöyküsü kapsamında çok değişik açılardan sergilendiği, sabırla yürütülmüş gözlem ve öykülemeleri akıcı ve yalın bir Türkçeyle, biliminsanının nesnel yaklaşımlarıyla anlatıldığı, düşündürdüğü için.

- “Umut Direniyor”: Günümüzdeki işsizlik, sigortasızlık, sendikasızlık açmazlarını işverenler, sendikacılar, çevre halkı, ülke ortamı ve uluslararası ilişkiler ağı içinde ekonomik, ideolojik, politik bağlamda zengin ayrıntı, öngörü ve gözlemle romanlaştırdığı, günümüz Tuzla-Pendik tersaneleri işçilerinin yaşadığı zor ve ölümcül koşulları 2006 yılı öncesinde görüp ele aldığı, gecekondular ve iş yaşamında kullanılan terim ve deyimleri, duygu ve düşünceleri slogana, kuru anlatıma düşmeden sergilediği için.

Duyurulur.


Tuncer Uçarol
Yarışma Yazmanı, Seçici Kurul Üyesi

26 Eylül 2008 Cuma

YARATICI YAZARLIK ATÖLYESİ

YARATICI YAZARLIĞA GİRİŞ
YAZINSAL TÜRLER
KURAMSAL ÇALIŞMALAR VE UYGULAMALAR

ATÖLYE YÜRÜTME KURULU:
Gökhan CENGİZHAN
Cemil KAVUKCU
Süreyya KARACABEY
Çiğdem ÜLKER
Prof. Dr. Aysu ERDEN
Aynur TUNABOYLU
Tekgül ARI
Remzi ÖZMEN



Atölyemiz; yazma isteği duymayan ama edebiyatı seven, yazma isteği duyan ama hiç yazmayan, bir şeyler yazan ama kendine saklayan, yazdığını bir biçimde yayımlatan, yazdıklarını kendine saklayan ya da bir biçimde yayımlatanlardan başarılı çalışmaları da olan herkese, "statü, kariyer, derece sahibi" olma koşulu aranmadan, hiçbir “sınıf, meslek, zümre ayrımı” yapılmadan açıktır.
Atölyemizde; katılımcıların düzeyleri arasında belli bir ortalamanın tutturulduğu, kuramsal olanın uygulamaya yedirildiği, bilgilendirme yerine üretici sürecin gereklerinin (olmazsa olmazlarının) ortaya konulduğu, ne yapılmaya çalışıldığının / ne yapıldığının ayırdına varılmasının sağlandığı, metin kullanımı yoluyla somut örneklemeye ağırlık verildiği, sonuçta, suyun kimyasal yapısı, sığlığı / derinliği, kaldırma gücü, tatlılık / tuzluluk oranı vb. bilgilerin bilinmesinin yüzme öğrenmeyle değil; öğrenilen yüzmenin kalitesi, süresi, mesafesi anlamında değer kazanacağının kavratıldığı, ürkütmeyen/ caydırmayan, tam tersine cesaretlendiren, bir "ortam / atmosfer" yaratılacaktır.

İZLENCE
1- Giriş: Bir Eylem / Edim Olarak Yazma
a) Yazma isteği nereden geliyor?
b) Bir şeyler karalamadan yazınsal değeri olan bir metin üretmeye geçiş sürecinin olmazsa olmazları nelerdir?
c) Düşlerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi ete kemiğe büründürmek için gerekenler nelerdir?
2- Bilmemiz Gerekenler: Edebiyatın Diğer Alanlarla İlişkisi
a) Edebiyatın yaşam, felsefe, psikoloji vb. ilişkileri.
b) Bizden önce yazanlar / yazılanlar; yazmakta / yazılmakta olanlar.
3- Algılama Sürecinden Yaratma Cesaretine Giden Yol
a) Algılama süreçleri.
b) Yaratma cesareti.
c) Yaratıcının doğası.
d) Yaratıcılığın sınırları.
4- Çatıyı Kurmak: Yazınsal Üretimin Temel Öğelerini Belirginleştirme
a) Uzam, zaman, kahramanlar.
b) Biçim ve biçem.
c) Başlama, geliştirme, sonlandırma.
d) Çatışma yaratma ve çözme.
e) Bir atmosfer yaratma.
5- "Bu Ben miyim?" ya da "Bu O mu Acaba": Kurmaca ve Gerçeklik
a) Yazar ve anlatıcı.
b) Kahramanlar gerçek midir?
6- Bir Okur Olarak Yazar: Eleştirel Bakış Açıları Geliştirebilmek
a) Ne anlatmak istiyorduk, ne anlatabildik?
b) Dil yanlışları.
c) Metnin yorgunluğu.
d) Yaratı yerine yapıntı.
7- Yapıttaki Yazar: Üründe Yazarın Kişisel Duruşu / Kişisel Tını
a) Kişilik ve kişisellik nedir?
b) Yazar yapıtın neresindedir?
c) "Aynı şeyleri" yazsak bile bizi ayrı kılacak olan (Büyük yazarların çözdüğü) nedir?
8- Üç Metin: Bir Şeyler Anlatabildik mi?
a) Boris Vian: "Günlerin Köpüğü" romanının "Önsöz"ü.
b) Peter Handke: "Publikumsbeschimpfung" adlı oyununda oyuncuların sahneye seslenişi.
c) Teodor W. Adorno: "Minima Moralia" adlı yapıtından "Aynanın Arkasına" metni.



İçinizdeki Sansürden Kurtulun !

· Yaratıcı yazarlık atölyesi, yazma çabasının başlangıcında ya da herhangi bir düzeyinde bulunan tüm katılımcılar için geliştirilmiş bir programdır.
· Söz konusu atölyeye katılmak için statü, kariyer, derece sahibi olmak gibi önkoşullar yoktur. Okumaya ve yazmaya ilgi duymak yeterlidir.
· Yaratıcı yazarlık atölyesi, hiçbir sınıf, meslek, zümre ayrımı yapmaksızın, edebiyat uğraşıyla ilgilenen herkesin, entelektüel kapasite ve yeteneklerini geliştirmeyi hedefliyor.
· Yıllardır yazıyor ya da ilk metninizi deniyor olsanız da, yaratıcı yazma konusuna gerçekten ilgi duyuyorsanız, Edebiyatçılar Derneği’nin düzenlediği atölyeler, gereksinim duyduğunuz katkıyı mutlaka sağlayacaktır.

Kendi Kendinizin Eleştirmeni Olmayın!..
· Yaratıcı yazarlık atölyesi, katılımcıların eleştirel bakış açılarını, estetik beğenilerini, bireysel üretimlerini güçlendirmeye yönelik kuramsal ve uygulamasal çalışmaları içeriyor.
· Konuk yazarların ve katılımcıların birlikte çalışacağı atölye ortamında, kuramsal çalışmaların yanı sıra, katılımcıların egzersiz olarak yazacakları metinler de ele alınacak.
· Yazılan örneklerdeki anlatım ve dil özellikleri tartışılacak
· Katılımcılar, ikinci aydan itibaren, her hafta yeni bir metin hazırlayacak, atölye içinde daha önceki üretimlerini aşmaya çalışacaklar.
· Edebiyatçılar Derneği, yaratıcı yazarlık atölyelerinde, potansiyel yazarlarla profesyonel edebiyatçıları bir araya getiriyor, katılımcılara konuk yazarlarla birebir çalışma olanakları sunuyor.
· Katılımcıların ürünlerinin okunup tartışıldığı ortamlar yaratıyor.
· Dönem boyunca, atölyelere katılacak konuk yazarlar, kendi deneyim zenginliklerini, yazarlık coşkularını paylaşmaktan mutluluk duyan, katılımcıların yeteneklerini geliştirmek isteyen, ülkemizin usta edebiyatçılarıdır.
· Yazma sektörünün içinde yer alan yazar, editör, çevirmen, akademisyen vb profesyoneller, kendi meslekleri konusunda ayrıntılı, aydınlatıcı bilgiler verecek, katılımcılar merak ettikleri sorulara yanıt bulabilecekler.

KAYIT İÇİN BİLGİLER:
Atölye çalışmaları 2 ay (08 Ekim 2008 – 06 Aralık 2008) sürecek; hafta sonu (Cumartesi 14.00 - 16.00) 2 saat, hafta içi (Çarşamba 18.00 - 20.00) 2 saat olmak üzere; toplam 36 saat yapılacaktır.

Katılım ücreti : 160 YTL (160. 000.000 TL)
İki taksitle ödeme yapılabilir: 80 x 2 (80.000.000 x 2)


BAŞVURU ADRESİ:
EDEBİYATÇILAR DERNEĞİ
Sakarya Caddesi No: 32 / 15 Yenişehir ANKARA
Tel: 0.312 434 46 65
E-posta:
edebiyat@edebiyatcilardernegi.org.tr



YARATICI YAZARLIK ATÖLYESİ
İZLENCE

08 Ekim 2008 – 06 Aralık 2008

Tarih...............................Yazar

08 Ekim Çarşamba..........Aynur Tunaboylu
11 Ekim Cumartesi..........Çiğdem Ülker
15 Ekim Çarşamba..........Aysu Erden
18 Ekim Cumartesi..........Tekgül Arı
22 Ekim Çarşamba..........Remzi Özmen
25 Ekim Cumartesi.........Süreyya Karacabey
01 Kasım Cumartesi.......Gökhan Cengizhan
05 Kasım Çarşamba.......Aysu Erden
08 Kasım Cumartesi.......
Tekgül Arı
12 Kasım Çarşamba........Remzi Özmen
15 Kasım Cumartesi.......Cemil Kavukçu
19 Kasım Çarşamba.......
Aynur Tunaboylu
22 Kasım Cumartesi......Süreyya Karacabey
26 Kasım Çarşamba.......Gökhan Cengizhan
29 Kasım Cumartesi.......Tekgül Arı
03 Aralık Çarşamba.......Remzi Özmen
06 Aralık Cumartesi......(Değerlendirme)

Konuk yazarlar: Nazlı Eray, Özcan Karabulut, Meltem Arıkan…


Cumartesi Günleri:
14:00 – 16:00
Çarşamba Günleri:
18:00 – 20:00


İletişim:
Tel: 434 46 65
Cep: 0506 583 58 75
(Cep arama saati: 09:00 - 18:00 arası)



Not: Kasım ayında, Cumartesi günleri saat, 13:00-14.00 arasında, katılımcıların ürünlerinin değerlendirilmesine yönelik atölye çalışması yapılacaktır.

26 Ağustos 2008 Salı

TÜRK VE ALMAN YAZARLAR BULUŞUYOR!..











2008 Frankfurt Kitap Fuarı “Onur Konuğu Türkiye”


Ulusal Yürütme Komitesi, Alman Yazarlar Birliği (VS), Türkiye Edebiyatçılar Derneği


5 Eylül 2008 Hamburg

Saat: 19.00
Yer: Kulturhaus (Kültürevi) Eppendorf
Martinistr. 40, 20251 Hamburg

Tema: İÇİMİZDEKİ YABAN(CI) (Das Fremde in uns)

Türk katılımcılar:
Cezmi Ersöz
Mehmet Zaman Saçlıoğlu
Nida Öz (Edebiyatçılar Derneği Almanya Temsilcisi)

Alman Katılımcılar:
Dr. Reimer Eilers (Alman Yazarlar Birliği Hamburg Bölge Başkanı)
Gino Leineweber
Emina Kamber

Çevirmen: Sabine Adatepe


9 Eylül 2008 Berlin

Saat: 18.00
Yer: Alman Yazarlar Birliği Genel Merkezi (Verband Deutscher Schriftsteller-VS in ver.di)
Paula-Thiede-Ufer 10, 10179 Berlin

Tema: KARŞILAŞMALAR (Begegnungen)

Türk katılımcılar:
Gökhan Cengizhan (Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı)
Yücel Kayıran
Mehmet Yaşın

Alman katılımcılar:
İmre Török (Alman Yazarlar Birliği Başkanı)
Prof. Dr. Horst Bosetzky (Alman Yazarlar Birliği Berlin Bölge Başkanı)
Anja Tuckermann

Çevirmen: Recai Hallaç



12 Eylül 2008 Köln

Saat: 19.00
Yer: Alman Yazarlar Birliği Köln Merkezi (Verband Deutscher Schriftsteller-VS in ver.di)
DGB-Haus, Großer Saal, Hans-Böckler-Platz 1, 50672 Köln

Tema: ŞİİR BİR COŞKUDUR (Dichten ist ein Übermut)

Türk katılımcılar:
Orhan Alkaya
Akif Kurtuluş
Turan Koç
Nida Öz (Edebiyatçılar Derneği Almanya temsilcisi)

Alman katılımcılar:
Andreas Rumler (Alman Yazarlar Birligi Köln Bölge Baskanı)
Isolde Ahr


20 Eylül 2008 Darmstadt

Saat: 16.00
Yer: Centralstation
Im Carree, 64283 Darmstadt

Tema: Bugünkü Türk Edebiyatı: YOL İŞARETİ; SERVİ AĞACI (Türkische Literatur heute: Zypressen als Wegweiser)

Türk katılımcılar:
Gökhan Cengizhan (Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı)
Cengiz Bektaş
Çetin Öner
Yavuz Bülent Bakiler

Alman katılımcılar:
Alexander Pfeiffer (Alman Yazarlar Birliği Hessen Bölge Başkanı)
Dr. Monika Carbe
Prof Dr. Jens Peter Laut

Çevirmen:
Sema Yeşiltepeli




KİM KİMDİR?














Soldan sağa: Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizhan,

Alman Yazarlar Birliği Genel Başkanı İmre Török,
Alman Yazarlar Birliği Genel Sekreteri Heinrich Bleicher Nagelsmann


- Alman Yazarlar Birliği (Verband Deutscher Schriftsteller)

Alman Yazarlar Birliği, ülkenin en önemli meslek sendikalarından biri konumunda olan “Verdi” bünyesinde yer alıyor ve Almanya genelinde 16 bölgede faaliyet gösteriyor.

1969 yılında kurulan Alman Yazarlar Birliği, önce dernek konumunda iken, üyelerinin talebi üzerine, “Verdi” adlı mesleki sendikaya bağlanmış.

Almanya genelinde 4000 dolayında üyesi bulunan Alman Yazarlar Birliği’nin üyelerinin tümü, profesyonel yazarlar; yani “hobi” olarak değil “meslek” olarak yapıyorlar bu işi…

Alman Yazarlar Birliği, üyelerinin, başta telif hakları olmak üzere, her türlü mesleki haklarını güvence altına alan bir örgüt; dahası, 1984 yılından bu yana, üyelerini sigortalayan bir kurum: Bu alanda kurumsallaşmış, Avrupa’daki ilk ve tek örgüt…

Birlik, üyelerinin, sosyal, hukuksal, parasal her türlü sorunuyla doğrudan ilgileniyor ve çözüyor. Özeti, örgütün varolma nedeni, üyelerinin mesleki güvencesi, öncelikle… Genel Başkan İmre Török’ün ifadesiyle, “1984’te gerçekleştirilen bu başarı, sanatçıları güvence altına almak, büyük bir ödevdi ve gene büyük bir ödev!”

Elbette, tek hedefleri bu değil; diğer çalışmaları ülkemizdeki yazar örgütlerine koşut özellikler taşıyor: Alman dili ve edebiyatını geliştirmek, dünyaya tanıtmak ve duyurmak…


- Prof. Dr. Jens Peter LAUT (Türkolog)
Not: 20 Eylül 2008 Darmstatd etkinliğine katılacaktır.

1954 doğumlu, Marburg ve Giessen üniversitelerinde Türkoloji ve Din bilimi okudu. 1985 yılında eski Orta Asya edebiyatı üzerine doktorasını ve 1993 yılında modern Türk dil devrimi üzerine “Das Türkische als Ursprache?” (Türkçe İlk Dil mi?) adlı profesörlük tezini yazdı. 1980'li yıllardan itibaren Türkoloji bölümlerinde öğretim ve yayım faaliyetlerinde bulunmuş olmakla birlikte, 1996'dan beri Freiburg Üniversitesi'nde İslâm Araştırmaları ana bilim dalında Türkoloji profesörüdür. İslamiyet öncesi ve erken dönem İslamî Türk dili, kültürü, din tarihi, Türk filolojisi, edebiyatı ve lengüistiği konulu dersler vermektedir.

Ekim 2008'den itibaren Göttingen Üniversitesi'ndeki Türkoloji kürsüsü başkanlığını devralacak olan Laut, Almanya'da ses getiren “Türkische Bibliothek” (Türkiye Kitaplığı) adlı 20 ciltlik Türk edebiyatı çeviri serisini, 2005 yılının sonbaharından bu yana Prof. Dr. Erika Glassen ile birlikte yayıma hazırlamaktadır.

Bu diziden yayımlanacak romanlar:

1) Halit Ziya Uşaklıgil, Aşk-ı Memnu (Verbotene Liebe, 1900)
Türkçe’den çeviren: Wolfgang Riemann

2) Halide Edip Adıvar, Memoiren, Türkçe’den çeviren: Ute Birgi

3) Memduh Şevket Esendal, Ayaşlı ve Kiracıları (Herr Ayaşlı und seine Mieter, 1934) Türkçe’den çeviren: Carl Koss

4) Sabahattin Âli, İçimizdeki Şeytan (Der Dämon in uns, 1940)
Türkçe’den çeviren: Ute Birgi

5) Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur (Seelenruhe, 1949)
Türkçe’den çeviren: Christoph Neumann

6) Yusuf Atılgan, Aylak Adam (Der Müßiggänger, 1959)
Türkçe’den çeviren: Antje Bauer

7) Leyla Erbil, Tuhaf bir Kadın (Eine seltsame Frau, 1971)
Türkçe’den çeviren: Angelika Gillitz-Açar ve Angelika Hoch

8) Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak (Sich hinlegen und sterben, 1973)
Türkçe’den çeviren: Ingrid Iren

9) Oğuz Atay, Bir Bilim Adamının Romanı (Roman eines Wissenschaftlers, 1975) Türkçe’den çeviren: Monika Carbe

10) Murathan Mungan, Doğu Sarayı (Palast des Ostens, 1996)

11) Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler (Die Schattenlosen, 2002)
Türkçe’den çeviren: Gerhard Meier

11) Aslı Erdoğan, Kırmızı Pelerinli Kent (Die Stadt mit der roten Pelerine)

12) Ahmet Ümit, Sis ve Gece (Nacht und Nebel, 1996)
Türkçe’den çeviren: Wolfgang Scharlipp

13) Murat Uyurkulak, Tol (Rache, 2002)
Türkçe’den çeviren: Gerhard Meier

ÜYELERİMİZDEN İLETİLER

YAZAR ÖRGÜTLERİNDEN YAZARLARA MEKTUP

Türkiye'nin Yazarları İşçilerin Yanında
1 Mayıs 2009'da 1 Mayıs Alanı'ndayız

Türkiye'nin yazarları olarak, son yıllarda işçi sınıfına yoğunlaşarak artan ekonomik, sosyal ve fiziksel saldırılar karşısında ahlaken ve vicdanen isyan ediyoruz. 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde, özellikle 1 Mayıs 2007 ve 2008'de işçi bayramlarını Taksim'de kutlamak isteyen emekçilerin maruz kaldığı uygulamaları unutmadık.

Ülkemizin bu utancını ortadan kaldırma konusunda kararlıyız. 1 Mayıs 2009'u Taksim'de bütün emekçilerle birlikte kutlamak amacıyla harekete geçtik. Türkiye'nin yazar örgütlerinin (PEN Türkiye Merkezi, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye Edebiyatçılar Derneği) üyesi olan siz yazar dostlarımızın değerli desteğiyle amacımıza ulaşacağız. Bu mektupla 1 Mayıs 2008'de İstanbul'da yaşananlara ilişkin bazı hatırlatmalarda bulunuyor, kararımızın ve kararlılığımızın gerekçelerini anlatıyor, 1 Mayıs 2009'u Taksim'de kutlamak amacıyla
yıl içinde gerçekleştireceğimiz eylemlere etkin desteğinizi bekliyoruz.

I. UNUTMADIK

1 Mayıs 2008 günü İstanbul'da yaşananlara birkaç örnek verelim:

Şişli Etfal (Çocuk) Hastanesi'nin acil servisi ve bahçesi polis
tarafından gazla bombalandı.

DİSK Genel Merkezi, sabahın erken saatlerinde ablukaya alındı, işçilere saldırıldı ve binaya gaz bombası atıldı. Can güvenliği sağlanamadığı için sendikalar Taksim'e gitmeme kararı aldı.

ÖDP İl Merkezi, sabah saatlerinde çevik kuvvetin saldırısına uğradı.

Harita Mühendisleri Odası basıldı.

İstanbul'da gün boyu estirilen polis terörü sonucunda yüzlerce kişi yaralandı; sıkılan biber gazından, atılan göz yaşartıcı bombalardan etkilenen yüzlerce kişi hastanelere taşındı. Aralarında kalp spazmı geçirenler oldu. Polis saldırısında bir gazetecinin kolu kırıldı. Polisin kovalaması sırasında yere düşünce bilincini kaybeden genç kadın işçi, defalarca tekmelendi. Olay, yerli ve yabancı basında büyük haber oldu.

1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamak isteyenlere panzerler gün boyu basınçlı su ve boya sıktı. Halka silah doğrultulduğu ve bayıltıcı plastik mermilerle ateş edildiği basında yer aldı. Bayramlarını kutlamak isteyen emekçilerin üzerine atılmak üzere 1700 gaz bombasının hazırlandığı, yaklaşık 1500'ünün kullanıldığı öğrenildi.
Saldırılardan bazı turistler de nasibini aldı. Polis coplamasını gösteren "turistik" görüntüler medyada geniş yer buldu.

Vapur, tramvay ve metro seferleri iptal edilerek İstanbul halkının ulaşım özgürlüğü kısıtlandı; işyeri sahipleri dahil her kesimden halk gün boyu eziyet gördü ve mağdur edildi.

Gün içinde 530 kişi gözaltına alındı; sonra hemen hepsi salındı. Emniyet, "büyük tehdit" oluşturan göstericilerin üzerinden 15 adet "sapan" çıktığını açıkladı.
1 Mayıs 2008'de emekçilere uygulanan devlet terörü, ertesi günün gazetelerinde ibret verici başlıklara dönüşmüştü:
"1 Mayıs dehşeti"
"İşçisiz 1 Mayıs"
"1 Mayıs polis bayramı oldu"
"1 Mayıs polis devleti"
"İşgal altında devlet faşizmi"
"Savaş alanı gibi"
"Tazyikli su ve biber gazı"
"Dayak takımı - ayak takımı"
"Gazcı kardeşler"
"Şanlı Taksim müdafaası"
"AKP'nin demokratlığı buraya kadarmış"
Gazetelerin köşe yazarları, polisin faşizan uygulamalarına sayısız
vurucu başlıklarla itiraz ettiler:
"1 Mayıs savaşı"
"Yasakçı zihniyet"
"Akıldışılık ve şiddet"
"Taksim savunması!"
"Polis devleti, cop hükümeti, gaz vilayeti"
"Kuşatma altındaki Taksim'den bildiriyorum"
"1 Mayıs polis bayramınız kutlu olsun!"
"1 Mayıs 2008'i unutmayalım"

Devlet adına uygulanan terör o kadar şiddetliydi ki yalnızca saldırılara maruz kalan sendikalar ve diğer kitle örgütleri değil, bazı işveren örgütleri ve sağ kesimdeki bazı parti ve yazarlar bile bu acımasızlığa itiraz etti.

Basında çıkan birçok yazıda içişleri bakanının, İstanbul valisinin, emniyet müdürünün istifa etmesi ya da görevden alınması gerektiği belirtildi.

II. 1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ'NDE İSYAN EDİYORUZ!
Ülkemizin en temel değeri olan üretici güçlerine yönelen bu saldırılar her vatandaş gibi biz yazarları da derinden sarsıyor ve vicdanen yaralıyor. Sermayenin küreselleşmesine paralel olarak sosyal ve sendikal hakları gasp edilen, açlık sınırının altında yaşatılan, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, tarikatlaştırma ve dinsel baskılar sonucu iş güvencesi ve iş güvenliği yok edilerek kobay olarak kullanılmaya çalışılan işçi sınıfının mücadelesinin yanındayız.

Ağır koşullarda çalışarak emeğiyle değer yaratan işçi sınıfı, dünyanın her yerinde yılda bir gün bayramını özgürce kutlamaktadır. Türkiye'de ise, 34 kişinin yaşamını yitirdiği, yüzü aşkın kişinin yaralandığı, faili "derin devlet" olan 1 Mayıs 1977 katliamından sonra Taksim Meydanı, "terör tehlikesi" bahanesiyle işçilere yasaklanmıştır. Bazı kesimlerin, katliamın suçunu işçilerin üstüne yıkma gayreti yıllardır sürüp gitmektedir. "Terör" bahanesinin, devletin suçunu ve aczini örtbas etmekten başka bir anlamı daha vardır; o da global sermayeyle el ele vermiş olan hükümetin, işçi sınıfının ve onun müttefiklerinin zihninden "sınıf bilinci"ni büsbütün kazımak istemesidir.

Terör tehlikesi gerçekten mevcutsa Taksim boşaltılmalı, toptan kapatılmalıdır. Oysa hemen her gün meydanda özel şirketlerin tanıtımları, belediyelerin organizasyonları yapılmakta, maç için, yılbaşı için kalabalıklar toplanmakta, bazen tacizler, ölümler olabilmektedir.

Polis Bayramı da Taksim'de bir gün değil, bir hafta boyunca kutlanmakta, hatta kutlama için alanın yine bizzat polisçe polise tahsis edilmesi gibi gülünç uygulamalara yer verilmektedir. İnternette "polis bayramı" ibaresi araştırıldığında, "1 Mayıs Polis Bayramı" başlığına, bu arada Muzaffer İzgü'nün aynı adlı mizah kitabına rastlanmaktadır. Toplumun her kesimine hemen her gün açık olan Taksim, yalnızca 1 Mayıslarda işçi bayramına kapalıdır.

1 Mayıs 1977'deki katliamı bahane ederek "derin devlet"in işçi bayramını kana bulama suçunu işçilere mal eden zihniyeti, işçi bayramının Taksim'de kutlanmasını bir suç, bir terör eylemi gibi göstermeye çalışan
yöneticileri kınıyoruz.

1 Mayıs 2008 öncesinde emekçileri aşağılayarak "Ayaklar başları yönetirse kıyamet kopar" derken halkı bölen, sonrasında "Devlet görevini yaptı" şeklinde beyanatta bulunabilen bir başbakana; görevi güvenliği sağlamakken halkın güvenliğini bizzat ihlal eden, özgürlüğü kısıtlayarak huzuru bozan ve olayların ardından "İstanbul'da olumsuz bir şey olmadı" diye konuşabilen bir emniyet müdürüne; "Bomba hastaneye yanlışlıkla düştü" diyebilen bir valiye tahammül edemiyoruz. Bu tür yöneticiler, TC vatandaşlarının özgürlük, demokrasi ve iyi yönetim taleplerine karşılık veremiyor.
Konuya hukuki açıdan bakıldığında, bu tür şahıslar, Türkiye'nin uluslararası sözleşmeleri taahhüt etmesinden doğan yükümlülüklerini çiğnemiş, kamu adına görev yaparken kamuya karşı suç işlemiş, görevi ihmal etmiş, kötüye kullanmış, güvenliği tehlikeye sokmuş, insanları hürriyetinden yoksun bırakmış, siyasal ve sendikal faaliyetleri engellemiş, kendileri de emekçi olan polisle halkı karşı karşıya getirerek yurttaşlar arasında ayrımcılık ve bölücülük yapmışlardır. Gerçekten demokratik olan bir hukuk devletinde bu ağır suçlar cezasız kalmaz.

III. EYLEME GEÇTİK
PEN Türkiye Merkezi, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye Edebiyatçılar Derneği olarak, 1 Mayıs 2009'u 1 Mayıs Alanı'nda emekçilerle birlikte kutlama konusunda kararlıyız.

Bağımsız TC vatandaşları, ancak işgal altındaki ülkelerde rastlanabilecek uygulamalara kendi devletlerince maruz bırakılamazlar.
Yeryüzünde kabul edilen temel bir insan hakkından yararlanarak emeğin bayramını arzu ettiği mekânda kutlamak isteyen örgütlü işçi sınıfının bu hakkı elinden alınamaz. Yazarlar olarak, ülkemizde halkın yaşam hakkını, temel özgürlüklerini gasp eden ilkel uygulamalar sonucu ortaya çıkan rezaletin tarihe karışması için var gücümüzle çalışacağız. Hangi hükümetten kaynaklanırsa kaynaklansın, emeğe saygı ve şükran duymayan despotik, yasakçı anlayışlara bundan böyle en yüksek sesimizle itiraz edeceğiz. AB üyelik sürecini sonuçlandıracağı iddiasında olmasına karşın 1 Mayıslarda emekçilerine şiddet uygulayan bir ülkenin arkaik zihniyetli iktidarları altında yaşamak istemiyoruz.

Yazar örgütlerinin temsilcilerinden oluşan 1 Mayıs 2009 Yazarlar Komitesi olarak, 17 Temmuz 2008 tarihinde yaptığımız "1 Mayıs 2009 Çağrısı" başlıklı basın açıklamasında 1 Mayıs 2009'u Taksim'de emekçilerle birlikte kutlama konusundaki kararlılığımızı kamuoyuna duyurduk. 1 Eylül 2008 Dünya Barış Günü'nde Taksim'de siz yazar dostlarımızın katılımıyla gerçekleştireceğimiz toplu basın açıklamasında "unutmadığımızı", "isyan ettiğimizi" ve "eyleme geçtiğimizi" hep birlikte omuz omuza vererek daha geniş bir ölçekte duyuracağız.

Ardından, başta sendikalar olmak üzere kitle örgütleri ile kapsamlı bir dayanışma içine girecek ve giderek artan yoğunluk ve katılımda eylemler düzenleyerek ulusal ve uluslararası desteği en üst düzeye çıkaracağız. 1 Mayıs 2009'da da benzer hukuk dışı uygulamalara yeltenecek olanların ulusal ve uluslararası kamuoyu nezdindeki suçları ağırlaşacaktır. Yalnızca toplum vicdanı açısından değil, hukuki bakımdan da ağır bedellerle karşılaşacaklardır.

1 Mayıs Alanı'nın emekçilere açılmaması halinde, "İstanbul'un artık bir medeniyet merkezi sayılamayacağı, hoşgörüsüz, despot yöneticilerin ağına düşmüş olduğu, dolayısıyla 'kültür başkenti' unvanını hak etmediği" gerekçesiyle, 2010 Avrupa Kültür Başkenti programı çerçevesinde İstanbul'da yapılacak bütün organizasyonlarda sesimizi Türk ve dünya kamuoyuna duyuracağız.

Bu mektup, Türkiye'nin yazar örgütleri PEN, TYS ve TED adına, bu örgütlerin üyesi olan siz yazar dostlarımıza gönderilmiştir. Temel içeriği, 1 Eylül 2008 Dünya Barış Günü'nde yapılacak basın açıklaması
ile kamuoyuna da duyurulacaktır.

Aşağıdaki hususlarda etkin desteğinizi bekliyoruz.

Lütfen <
yazarlarbirmayiskomitesi@gmail.com> adresine bir e-posta göndererek desteğinizi belirtin. Adınız, destek veren diğer yazarlarla birlikte http://yazarlarbirmayiskomitesi.blogspot.com/ adresinde listelenecektir. (Bu listede yazar örgütlerinden en az birinin üyesi olan yazarların adı yer alacaktır.)

Lütfen yazar arkadaşlarınızı organizasyona destek olmaya, örgüt üyesi değillerse örgütlenmeye özendirin.

Lütfen 1 Eylül 2008 Pazartesi günü saat 17.00'de Taksim Tramvay Durağı'nda bulunarak ilk toplu basın duyurumuza katılın.

Gelişmelerden haberdar olmak ve organizasyonlarda etkin olarak yer almak için lütfen
http://yazarlarbirmayiskomitesi.blogspot.com/ adresindeki güncellemeleri izleyin.

Türkiye'nin yazarları olarak, emeğe saygı ve şükran duyulması konusunda tarafız, takipçiyiz, müdahiliz. Ülkemize ve halkımıza yaşatılan "1 Mayıs utancı"nı ortadan kaldırmak amacıyla harekete geçtik. Bu girişimde bizi destekleyeceğinize güven duyuyor, teşekkür ediyor ve saygılarımızı sunuyoruz.

PEN, TYS ve TED adına
1 Mayıs 2009 Yazarlar Komitesi Başkanı
Leylâ Erbil
Üyemiz Bayram Balcı’nın ilk kısa filmi “Düğümler”

Toplumsal hayat dediğimiz şey, başkalarına atılmış düğümlerdir belki de. Aynı toplum ve aynı mekânlar içinde yaşayan insanların hayatları şöyle ya da böyle adeta görünmez bir düğümle birbirlerine bağlıdır.

Yönetmenliğini Bayram Balcı’nın yaptığı kısa metraj bir film olan ‘Düğümler’, insanların hayatlarının başkalarına atılmış düğümlerden oluştuğu anlayışı üzerine kurulmuş bir film. Rastlantının, tesadüfün, yitirilişin ve buluşun, aşkın ve yalnızlığın insan hayatındaki önemini vurgulamayı konu edinen film, İstanbul’da Tünel-Taksim arasında çalışan asırlık Beyoğlu tramvayı ray hattının bakım ve onarımını yapan belediye işçisi Ali’nin, İstiklal Caddesi’nde olup bitenlere tanıklığını anlatıyor.

Tünel-Taksim hattında çalışan tramvay, sistemi nedeniyle dünyada sadece İstanbul’da bulunuyor. İstanbul için artık bir nostalji tramvayı olan bu hattın bakım ve onarımını ise sadece üç belediye işçisi yapıyor. Artık emeklilik yaşına gelmiş işçi Ali, bu üç kişiden biri. ‘Düğümler’, tramvay hattı sorumlusu işçi Ali, ve onun etrafında gelişen bir İstiklal Caddesi hikâyesi…

İstiklal Caddesi’nden geçerek Tünel-Taksim arasında çalışan tramvay hattının 16 yıldır, bakım ve onarım sorumlusu olarak Beyoğlu Belediyesi’nde çalışan işçi Ali, her sabah kuşluk vakti, tramvay hattının temizliğini ve bakımını yaparken, Avrupa’nın en hareketli metropol kenti olan İstanbul’un yine en hareketli caddesi olan İstiklal Caddesi’nde bir önceki gece yaşananlardan arta kalanlara da tanıklık eder. İstiklal Caddesi üzerindeki bir kitapevinde çalışan kızı ile birlikte yaşayan Ali, yaz, kış, soğuk, sıcak, yağmur kar demeden, her sabah tramvay hattının Taksim’den Tünel’e kadar bakımını yapar. Yitirilenleri bulur, dökülenleri temizler, unutulanları herkes için hatırlar.

Bayram Balcı, filmin temasıyla ilgili olarak şunları söylüyor:
“Modernizmin silikleştirdiği, birbirlerine yabancılaştırdığı, artık kimsenin komşusunu dahi tanımadığı metropol kentlerinin insanlar arasında yarattığı devasa uçurumu ve aynı caddede omuz omuza, birbirlerine sürtünerek dolaşan insanların, birbirlerine ilgisizliğini, sevgisizliğini, ya da sevgilerini temasal olarak ele alan bir film yapmak istedim. Metropol insanı, yalnızlığıyla, sevgisizliğiyle, yaşadığını çıkışsızlıkla, birbirlerine karşı ne kadar yabancılaşmış, ilgisiz ve duyarsız olsa da, gerçekte kentlerin bir ucunca bir insanın yaşadığı, öbür ucundaki insanların hayatlarını da etkiliyordur. Hepimizin hayatı birbirine bağlı aslında. Ama bu bağ günümüzde pamuk ipliğine dönüşmüştür.”

Balcı, filmine mekân olarak İstiklal Caddesi’ni seçmesini şöyle açıklıyor, “Taksim’den Tünel’e doğru başlayıp biten bir hayat çizgisi gibi gördüm caddeyi. Caddenin uzunluğu bir ömür gibi ve bu uzunluğun içinde her gün, her an, farkına vardığımız, varmadığımız, görüp de önemsemediğimiz binlerce şey yaşanıyor. Filmde bu her an, her gün bir bulvarda yaşanan binlerce şeyden sadece minik birkaç ayrıntıyı seçtim. Umarım bunu yeteri kadar anlatabilmişimdir.”

Balcı, ilk kısa filmi olan ‘Düğümler’ ile ulusal ve uluslararası film festivallerine katılmak istiyor.
kaynak: Aysel KILIÇ
Birgün gazetesi, 23 Ağustos 2008








Dövüş Kulübü ve Postmodern Sinema

Adil Okay


“Karanlık zamanlarda/ Şarkı da söylenecek mi?/
Elbette, şarkı da söylenecek/ Karanlık zamanları anlatan.”
Bertolt Brecht

Genç bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine David Fincher’in ‘Dövüş Kulübü’ adlı filmi seyrettim. Brad Pitt ile Edward Norton'un başrolü paylaştığı postmodern bir macera filmi. Genellikle kalıp, slogan değerlendirmelere karşıyım ama bu kez son sözümü -yani filmin postmodern bir senaryosu olduğunu- baştan söylüyorum. Neden postmodern ve nedir sanatta postmodernizm, tekrar tekrar değinmeye gerek var mı? Bence var. Çünkü postmodernizm kafa karıştırmaya devam ediyor. Ben postmodernizmi bu kez kısaca çorba diye tanımlayacağım. Dövüş kulübü de aynen böyle, tam bir çorba: Eleştirel gerçekliğin kaba kullanımı, nihilizm, mistisizm, anarşizm karması. Sonuç: Çorba yani postmodern çözümsüzlük.

Film kapitalizmin dayattığı tüketim kültürüne ve yabancılaşmaya eleştiri ile başlıyor. Kahraman evin dekoru ile uğraşırken insan ilişkilerini unutuyor. En iyi arkadaş eşya oluyor onun için. Taksitle alınan yeni eşyalar, yeni araba hedef bu. Sonra sonrası yok. İş gereği seyahat eden kahraman ‘tek porsiyon yaşam’ diye durumunu doğru saptayıp kendini ti’ye bile alıyor. Çalıştığı firmanın kazalarda yitirilen insanları eşya-para olarak görmesi. Tek kişilik otel odaları, yalnız seyahatler v.s. Uyku sorunu olan kahraman değişik hastaların toplu terapi seanslarına katılıyor. Kanserliler, tüberkülozlular v.s. hepsinde ortak nokta yalnızlık. Eşleri, çocukları, arkadaşları tarafından güçten, iktidardan düştükleri için terkedilmişler. Kahraman, uykusuz gecelerde hem bunları sorguluyor hem de yavaş yavaş şizofreniye doğru yol alıyor. Buraya kadar gösterilen fotoğraflar iyi. Eleştirel gerçekçilik. Toplumsal gerçekçiliğe bir adım var. Yani çözüm üretme, alternatif gösterme adımına. O adım hiç atılmıyor. İzleyici bu fotoğrafları görüp sorgulamaya başlayacakken film mecrasından sapıyor. Beklentileri havada bırakıyor. Seyirci de sıkılmasın diye heyecan, gerilim sahneleri başlıyor. Bir de gizemli aşk var. Ve seks tabi ki. Ee Amerikan sineması da bu işi iyi yapıyor doğrusu. Sıkılmadan hatta sonu nereye varacak diyerek, bir detektif-polisiye film izler gibi izliyorsunuz. Kendinizi filme kaptırdığınız an beğeniniz artıyor. Başta da dediğim gibi her nabza göre şerbet-çorba sayılan postmodern sanat amacına ulaşıyor. ‘Çok felsefi’ diskurlar da sıradan bir macera filmi izleyicisi için ‘kültürel gıda’ oluyor. Üstelik seyirci henüz Matrix’in postmodern gizini çözememişken.

Filmde tüketim kültürüne isyan edenler örgütleniyor. Ama tek bir şefin etrafında. O şef yani kahramanımız da peygamber mübarek. Ne anarşistlerin otorite karşıtlığı, ne komünistlerin demokratik merkeziyetçiliğinin izi, ne ikiyüzlü burjuva demokrasisi var. Kati itaat söz konusu. Tirana karşı tiran. Duvara karşı duvar. Şefin yaptığı işkencelere bile, ‘bir himmeti vardır elbet’ diye tevekkülle katlanılıyor. Sonunda kahramanın şizofren olduğu, çift kişilik yaşadığı ortaya çıkıyor. Hasta kahramanımız, boşaltılan iki üç gökdeleni havaya uçurtuyor. Neden bu eylem, neden eleştirilen sistemi sarsmayan böyle bir eylem, sorusunun yanıtı da verilmiyor.

Şimdi bu filmi beğeniyle izleyenler de farkında olmadan postmodern sanattan etkilenmiş diyebilirim. Ya da sisteme yöneltilen en ufak bir eleştiriden umutlanan naif bir yapıları var. Şunu düşünmüyorlar: Sistem kendisini eleştiren ama alternatif sunmadan sadece eleştiren sanata destek oluyor, karşılığını da fazlasıyla alıyor. Hem para olarak, hem de insanları sinema salonlarında, evlerde TV önünde ‘rahatlatarak’. Rahatlayan seyirci hem ‘kültürel gıda’ aldığını, hem keyifli vakit geçirdiğini düşünüp verdiği parayı ‘helal ediyor’. Ki bu uzun bir süredir yapılıyor. ‘Sorunların çözümünü yine bu sistemde bulmalıyız, kapitalizm daha insansal bir sistem olabilir’ inancını körükleyen her muhalif görünümlü çalışma baş tacı ediliyor. 70’li yılların isyancı rockçıları gibi. Onlar da sadece eleştirmiş ve sonuçta LSD özgürlüğünün altında ezilmişlerdi. Şarkı sözlerindeki isyancı mısralar ve kullanılan uyuşturucular da müritlerinde, sadece bira şişelerini kırma, birkaç taş atıp bağırıp çağırma ve dans etme cesareti yaratmıştı. Orta yaşa yaklaştıklarında da, ne Rockçı isyancılıkları, ne devrimci ruhları kalmamıştı.

Alan Parker’in Pink Floyd mensuplarıyla yaptığı meşhur The Wall filmi bu konuda iyi bir örnektir. Duvar metaforunu çok iyi işleyen ‘eleştirel gerçekçiliğin’ mükemmel bir örneği sayılan bu müzikal filmde, “Kraliyetin şahsında soyluluk, kilisenin şahsında ruhbaniyet, ordunun şahsında şovenizm, hastalık üzerinden sağlık kuruluşları, evlilik ve aile aracılığıyla anne-baba, kadın-erkek ve okul-öğretmen üzerinden eğitim, sistemin köşe taşları olarak tespit edilir ve modernitenin açmazları ve ahlaksız kurumları gayet güzel bir şekilde mahkum edilir. (…) filmin burjuva toplumuna yönelttiği eleştiriler(…) tümüyle doğrudur ama buradaki eleştirinin dönüştürücü bir potansiyeli yoktur.(…) işte burada The Wall ve ‘Rockçı’ isyanın burjuva liberalizmi ile birleştiği noktaya geliyoruz. Burada totalitarizmin imgesi, Alman faşizminin simgesi olan iki başlı şahin ile komünizmin simgelerinden biri olan çekiçten üretilir. Çekiç filmde birkaç kez beliren kızıl bir yumruğun gene çekice dönüşmüş halidir ve sürekli insanların kafasına vurur. Yani sosyalizmde totalitarizmin bir biçimidir. Keskin bir mülkiyet eleştirisiyle köprüleri yıkan Pink Floyd, totalitarizmde sosyalizm ile kapitalizmi eşitleyerek burjuva liberalizminin mutedil sularına yelken açar. Keskin eleştireler yapılmış, büyük sözler söylenmiştir… İyi ama sonuç? Duvar ortada durmaktadır, nasıl yıkılacaktır, film bu konuda bize bir öneri sunmaz…

“The Wall’ın sonunda duvar patlamıştır ama bu kendinden menkul bir harekettir. Aslında patlayan duvar değil, duvarın dışına çıkamamış bireydir. ‘Duvara Karşı’nın yönetmeni Fatih Akın da, filmini hemen burada başlatır. Cahit duvarın altında ezilmiş bir insandır, toplum kendisini ezmiştir(…) ve toplumdan hıncını çıkarmak için sistemi temsil eden duvara son hızla çarpar ve film başlar.(…) Filme fonda hard-core müzikler eşlik etmektedir. Her sekansın arasında çalan musiki orkestrasının dingin sesleri belki filmin en önemli temasıdır. Bu tema aracılığıyla doğucul dinginlik, modernitenin hard-core’una karşı direnir.(…) Cahit ise günümüzün isyancı tipidir. Neyse ki onlar her derdin devası olan doğuyu keşfetmişlerdir ve arınarak gidecekleri bir yer vardır. Cahit’i ve sevgilisini ezen duvar yerinde durmaktadır ama Cahit kokainde bile bulamadığı duvarı göz ardı etme yolunu, mistik yolculuk sayesinde bulmuştur. Hippi hayatı ve hard-core isyancılık, sufi nefesleri ve bizanten müzik ile son bulmuştur. Cahit, dünya jet sosyetesinin ve hatta ferrarisini satan bilgelerin tercih ettiği bu yola çıkarak looser’lıktan trendy’liğe terfi etmiştir. Mistisizmin trendi de(…) daha büyük bir duvardır ama tuğlaları efsunlu cümlelerden yapılmıştır.” 1
(Fatih Akın’ın son filmi ‘yaşamın kıyısında’ için bkz. ‘yaşamın kıyısında ve fatih Akın yaşamın uzağında. Adil Okay)

Dövüş Kulübü’nden kısa bir süre önce yine bir arkadaşımın hararetle tavsiyesi üzerine seyrettiğim Kimberly Pierce’in Erkekler Ağlamaz' adlı filminde de benzer bir hayal kırıklığı yaşadım. Eşcinsellerin dramının çok iyi anlatıldığı bir filmdi. Oyuncular da rollerinin hakkını veriyordu. Ama o kadar. Ee daha ne olsun diyeceksiniz. İyi ama bu konuda o kadar çok film yapıldı ki. Çok da başarılı bulduklarım oldu. Mükemmel diye tavsiye edilen bu filmde, doğal olarak, diğerlerinden önemli bir fark aradım bulamadım(belki de sinema eleştirmeni olmadığımdan). Filmin en zayıf halkası: Karakterler ne yer, ne içer, nasıl geçinir sorularının yanıtının olmamasıydı. Yani emek, iş, çalışma hayatı yok. Herkes bohem yaşamakta. Film boyunca verilen mesaja göre, kapitalist sistem iyi işlemekte, kimseyi aç bırakmamaktadır. Sadece eşcinsellerin sorunları vardır. Elbette her filmde her sorun anlatılamaz. Ama bu kadar çok karakterin olduğu (ve neredeyse 3 saat süren) filmde kimsenin çalışmaması, buna karşın gül gibi geçinmesi senaryodaki ciddi bir zaaf mı, yoksa bilinçli olarak suya sabuna dokunmayan bir film yapma çabası mı? Yoruma açık. Oysa eşcinsel olan kadın kahraman işçi olsaydı üçlü bir baskı gördüğü daha iyi anlatılabilirdi. Ne demek üçlü baskı: ABD’de Kadın olmak ikinci cins olarak baskı görmek demektir. Eşcinsel olmak artı dışlanmak demektir. Bir de işçi ve/veya işsiz olmak üçüncü handikaptır. Hele bir de üstüne kapitalizm karşıtı yani muhalifseniz. Uzatayım bir de siyah tenliyseniz. Etti beş. Hadi birini ikisini geçelim. Kahramanımız beyaz - kadın ve eşcinsel. Ama nedense sınıfsız.
Yine 3–4 yıl önce izlediğim ABD yapımı bir filmde (adını, yönetmeni unuttum. Cennette beş dakika olabilir) muhafazakâr-orta burjuva bir çiftin dramı çok daha iyi anlatılmıştı. Erkek iyi bir Hıristiyan, iyi bir baba ama eşcinselliğini gizli yaşıyor. Karısıyla bir süre sonra cinsel ilişkiye giremez oluyor. Kadın da bahçıvanları olan bir zenciyle duygusal yakınlaşma yaşıyor. Kocası evi terk edip genç bir erkekle yaşamaya başlıyor. Adamın eşcinselliğinin yarattığı skandal hafif atlatılıyor ama kadının bir siyahla gezmesi, dans etmesi daha büyük bir skandala yol açıyor. En yakınları bile kadını terk ediyor. Sırtını dönüyor. Zenci de beyazların baskısı bir yana bizzat zenciler tarafından da dışlanıyor. Kenti terk etmek zorunda kalıyor. Kadının yaşadığı dram ve burjuva yaşam biçiminden yoksulluğa geçişi kare kare veriliyor. Demek istediğim ‘Erkekler Ağlamaz’ vasat bir film olmuş. Neden bu kadar çok beğenildi, övüldü anlamak zor değil. Çünkü postmodern zamanlarda kimlik, etnisite, eşcinsellik gibi sorunlar sınıf, emek, işsizlik, açlık, savaş gibi sorunların önüne konuluyor. Birlikte ele alınmıyor. (Elbette bu sorunlar da, kimlik, kadınların ve eşcinsellerin yaşadığı trajediler, etnisite, azınlık hakları v.d. de çok önemli.)

1970’lerde Pink Floyd ve benzerlerinin ‘eleştirel gerçeklik’te kaldıklarından söz ediyordum, bu gün ise postmodernizmden. Elbette adlarını andığım bu insanların hepsi bilinçli olarak postmodern sanat yapmamaktadır. Belki samimi olarak bir şeylere karşı çıkmışlardır. Kapitalizmin çirkin yüzünü görmüş ve alternatif sunamadan veya alternatif olarak mistisizmi gösterip duyarlı-demokrat olduklarını düşünmüşlerdir.

Her aydının Che Guevara olmasını, her şairin Nazım Hikmet olmasını beklemek nasıl gerçekçi değilse, her sinemacının da Vertov, Eisenstein veya Yılmaz Güney olmasını beklemek safdillik olur. Üstelik günümüzde postmodern düşünürler sol söylemler kullanıp, Marksizm’i nihilizm, mistisizm ve modernizm ile karıştırıp takiye çorbası pişirirken ve bu zehirli çorbadan bilim insanları ve bazı yarım akıllı solcular bile etkilenirken, sanatçıların kafalarının karışmaması çok zor. Bu anlamda onları ezber sözlerle, sloganlarla mahkum edip dışlamadan önce düşünülmeli? Sezen Aksu ‘Cumartesi Anneleri’ için beste yapmış ve bundan para almamıştır. Sezen Aksu’yu, keza ‘Barışa Rock’ etkinliğine ücretsiz katılan rock gruplarını ‘neden örgütlü muhalif değilsiniz’ diye ne kadar eleştirme hakkımız var? Üstelik ülkemizde sisteme muhalif-alternatif örgüt ve partiler henüz çekim merkezi olamamışken.
Ancak ‘Dövüş Kulübü’ gibi FBI, CİA siparişli filmleri de acımadan eleştirmek gerekir. Bu filmi hem sanatsal-estetik açıdan, hem verdiği mesajlar açısından beğenmek yeni yetme macera düşkünü delikanlılar için doğaldır. Senaryoda anarşizmi keşfetmek ise önce anarşistlere hakaret olur. Başta da dediğim gibi filmde sadizmden, faşizmden, nihilizmden, anarşizmden, mistisizme kadar her şey iç içe geçmiş, ortaya postmodern bir çorba çıkmıştır.

Son sözü yine Osman Özarslan’a bırakıyorum:
“Nazım’ın en bilinen şiirlerinden birisinde ‘Bu duvarın dibinde/ bizimkileri kurşuna dizdiler/ (…)/ o duvar/ duvarınız/ vız gelir bize vız…’ der. Nazım şiirinde derin bir içlenme ve hınçla, duvar diplerinde katledilen komünarları yad’eder. Adnan Gerger’in ‘Firar Öyküleri’ne göre, 70’li yıllarda, Adalet bakanı Ulucanlar Cezaevini ziyaret eder ve der ki: ‘ Çok güvenli bir cezaevi, mahkumlar huzurlu, asayiş berkemal.’ Bu açıklamanın ertesi günü Ulucanlar cezaevinde yatan devrimci tutsaklar, Mehmet Zeki’nin önderliğinde firar ederler ve geride her şeyi özetleyen bir pankart bırakırlar: O duvar/ duvarınız/ vız gelir bize/ vız… Adalet bakanı istifa eder. Mehmet Zeki bir çatışmada, bir duvarın dibinde katledilir…”

1/Osman Özarslan. Duvarlar-Durumlar-Duyumlar- Duruşlar. Sanat ve Hayat. Mayıs- Haziran 2007.

adilokay@hotmail.fr


Yazmak üzerine yazmak

Semih Bulgur

Çizmek üzerine çok yazdım da yazmak üzerine yazmak ilk kez... Yazar çizerlik hep paralel şeyler gibi düşünülür. Gerçekten de birbirini tamamlayan ve geliştiren şeylerdir.

Çizerken fırçanız, kaleminiz konuşur, cam gibi gözler, kalem gibi kaşlar, sütun gibi bacaklar, dev gibi dağlar, orman gibi kalabalıklar can bulur fırçanızın ucunda.

Ruhunuz, bedeniniz ve beyniniz beyaz bir kağıdın üstünde, kara bir kalemin ucundadır.

Acı, tatlı, iyi, kötü, nefret, merhamet, öfke, sevgi, meydan okuyuş, büzülüşte yok oluş, dim dik durup var oluş hepsi korkusuz sallanan bir fırçanın ucunda mürekkep damlasıdır.

Diyemediğinizi deyip, en azılı düşmanları yenip, zafer türküleri çizersiniz. Tuval’in arkası diktatör ve terminatör firavunlar tarafından sarılmış olsa da demokrasi çizgidedir.

Ezilen için büzülen için haksızlıklara ve zulümlere karşı vurulur fırça darbeleri. Sonunda ağrısıyla sızısıyla eseriniz karşınızdadır. Bir tebessüm ve sanatın ferağlığında nefes almak, size ufak bir ödül olur.

Yazarken kelimeler boyanız, cümleler fırçanız olur. Nakış nakış, boncuk boncuk dizersiniz satırlara rengarenk kelimeleri. Yazmak yada çizmek hepsi esnetik kaygısı taşır, biri görsel biri de edebi.

Yazarken ufak punto harflerin ördüğü kelimeler öyle bir desen alır ki en büyük tablo, en büyük çizer kıskanır. Ve bu heyecanlı ve tehlikeli yolculuktan sonra çıkan eserler, öyle etkili olabilir ki yüzyıllar sonra bile okunup anılabilirsiniz.

Yada yazdıklarınız yüzünden hakkınızda ölüm fermanı çıkarılır veya bütün kapılar yüzünüze kapanır… Kimilerine göre boş şeyler olarak görülen kalem ve fırça böylesine güçlüdür işte.

Fırçamızın ve satırlarımızın güzele, doğruya ve umut dolu yollara akması dileği ile.

Ramazan da yaklaşmışken bir yazar çizer duası yapalım.

Allah’ım ilmimizi ve sanatımızı arttır ki hayıra ve barışa yönelik işler yapalım. Allah’ım sen bize güç ver ki doğruyu yazalım güzeli çizelim.

Senin her şeye gücün yeter.
www.semihbulgur.com


GÖKHAN CENGİZHAN

Ulus heykel

Nasıl dokundu, omzumda bir el !
Alıp taşıdı beni, çocukluğumuzun sokağına.
Onunla, yeniden sancır gibi bir yalnızlık.
Onunla, kuru bir yazda harlanan içimdeki köz.
Onunla, bugünden kaçış, olmayan bir zamana.
Onunla, fiskos bile değil, birkaç acı sözcük.

Sen, tütün çiğne, öyle oku bu şiiri.
Bana, sızın aksın incir yapraklarından.

O yokken kayboldum, evvel zaman içinde.
O varken yürüyorum, görünmez ufku yol sanarak.

Göğsüme oturan yumruk, kalbime dolanan sarmaşık.

Hiçbir şeyim, ama öksüzüm!
Omzumda eskisin elin..

22 Ağustos 2008, Cuma



BİR ŞAİR BİR KİŞİLİK VE BİR SOSYALİST OLARAK ŞAİR İLHAN KARAMAN’I TANIMLAMA

hüseyin avni cinozoğlu

İlhan Karaman ölümü çok düşünmezdi. Yani ölüm karşısında endişe duyan biri değildi.
Ama hayatı çok ciddiye alır , hayatı değerli bulur ve hayatı severdi

İlk şiiri Karabük’te yayımlanan YÖRE dergisinde yayımlandı.Adı.TÜRKÜ GİBİ. 1980 yılı olmalı

İçselleştirdiği adalet ve doğruluk ilkeleri eylemlerinde gözettiği temel ilkelerdi.Güzel bir dünya ve güzel, aydınlık bir Türkiye istiyordu.

Ucuz kahramanlıklara prim vermezdi ama korkusuz biriydi.

Akıllıydı

Bir şair olmak önemli mi…Elbette. Ama bir şair olmadan önce örnek bir aile reisi olmak. Bu daha önemli.

Birbirinden güzel dört meri kekliği vardı:

DERYA DENİZ ÇAĞLAR HAVVA

Çocukları çok severdi.

Neslihan Çiçeği de

Onun Laz inadı açıkçası hoşuma giderdi.

Büyük bir insandı.

“ Bu dünyada onurlu bir hayat önemlidir” tamı tamına bu sözü ondan duydum.

İlhan abi seni tanımak çok güzeldi.

Fotoğrafına bakan bakışındaki güzelliğin sana çok yakıştığını hemen anlayacaktır

Bir şaire benzetsem; Nazım Hikmet sevgine rağmen Ceyhun Atuf Kansu’ya benzerdin daha çok.

Şimdi Hopa’da Karadeniz den yankılanan dalgaların sesleri, üzerinde yıldızlarla dolu bir sema.

Ne varsa yüreğimizde!



BENİM BİR ANNEM OLSAYDI TUNA'YA BENZERDİ

Leyla Şahin

benim bir annem olsaydı tuna'ya benzerdi
akardı bir şehrin kalbini ikiye bölüp
bir çalgı olsaydı
mutlaka kırık bir çalgı: akordeon
şiirim işte! açılıp kapanan yara

ceviz yeşili zaman
kuşlar toplanır akşam olunca
örttüm yaralarını taze kaldı zaman
ayrılık ayrılıkla gezer
kavuşmanın derin yüzleri
bir elinde kalem bir elinde orman
yan yana durduk bir zaman
siyah günler içinde

siyah günler içinde bir geyik sürüsü
ama bir geyik sürüsü
ormanın annesi ay
yırtıp alevden sesini
aşkların dağından bir nehir olup akar
akar kalbim gibi bir şehir
sulara sarılarak

benim bir annem olsaydı tuna'ya benzerdi
akardı bir şehrin kalbini ikiye bölüp
bir çalgı olsaydı
mutlaka kırık bir çalgı: akordeon
şiirim işte! açılıp kapanan yara



Şiirin İlkeleri
Özkan Mert

1.
“ ŞAİRİN GÖZLÜKLERİ SÖZCÜKLERDİR.”

Şairlik sürekli bir iştir.
Günde beş saat şairlik olmaz.
Cemal Süreya: “Ben günde 24 saat şiir düşünürüm” derken bunu anlatmak istedi.
Şair günde 24 saat dünyaya şair olarak bakar.
Günde 5 saatlik avukatlık, 6 saatlik mühendislik, 10 saatlik öğretmenlik, 3 saat kabzımallık olur,
ama şairlik olmaz.
Ne olursanız olun, ne yaparsanız yapın, günde 24 saat dünyaya şair olarak bakacaksınız.
Ama otobüsten, balkondan, trenden değil, sözcüklerin içinden bakacaksınız.
Şair,dünyayı sözcüklerle gören insandır.

Çünkü şairin gözlükleri sözcüklerdir.

2.
“ŞİİRDE İLK DİZE TANRIDANDIR.”

Şairle sözcüklerin düellosunda, şair şiirden hızlı davranıp, ilk kurşunda bir kaç sözcük vurabilir.
Hatta bir dize bile yakalayabilir.
Bu çok önemlidir, çünkü şiirin belki de kılavuz dizesidir.
Kılavuz dize bir trenin lokomotifidir, arkasındaki vagonları (sözcükleri) çekip götürebilir.
Şiirin mimari yapısının oluşmasında çok önemli bir rol oynar.
Paul Valery’e göre “İlk dize tanrıdandır.’’
Neden ilk dize tanrıdandır?
Çünkü bir kaosun içinden çıkar ve kaosun ilk örgütlü birimidir.
Fakat bu tanrısal dize (ki ben buna kılavuz dize diyorum) yanıltıcı da olabilir.
Şiir bu dize ile şairin önüne ilk yemi atmış olabilir.
Şairin bu dize ile ne yapabileceğini dener.

Şair ilk dizeyi bilmez. Yalnızca sezer.

3.
‘’BEN ŞİİRİ ÇOK SEVİYORUM...’’

Evet! Şiiri çok seviyorsunuz
ama şiiri sevmek başka şey, şiir yazmak başka şeydir.
Şiiri çok sevmeniz, size iyi şiir yazma olanağını ve garantisini vermez.
Ben jet uçağıyla uçmayı çok seviyorum ama pilot değilim.
Kalp sözcüğünü çok seviyorum ama by-pass ameliyatı yapamam.
Şiir yazmak, jet uçağını kullanmaktan yada by-pass ameliyat yapmaktan daha mı kolay ?
Şiir yazma konusundaki bu kolaycılık anlayışı nereden geliyor ?

Ülkemizin kültüründe mi böyle bir sakatlık var?
Sanıyorum bu anlayışın kökünde, Türkiye’de, kötü şiir yazarak da ‘Ünlü Şair’ olunabileceği düşüncesi yatıyor. Bunun da yüzlerce örneği var.

Ama Türkiye’de bu şairlerin sabun köpükleri gibi yokolup gittiğini görmediniz mi?
Türk edebiyatı şiir mezarlıklarıyla doludur.
Internet bu işe yeni bir boyut kattı: Kağıt mezarlıkların yanında elektronik mezarlıklar oluşturdu.

Ama edebiyatın en güzel yanı kötüyü temizlemesidir

İşin olumlu yanı da var tabii;
kötü şairler olmasa iyi şairler olmazdı.
Kötü olmasa, iyi olmazdı.
Çirkin olmasa, güzel olmazdı.

4.
“ŞİİR NE ANLATIR?”

Hangi konuda yazıyorsunuz?

Bu soruyla karşılaşmayan şair var mıdır?
Ne zaman bu soru sorulsa bana elim ayağım tutulur. Ne cevap vereceğimi bilemem
Bir duvar ustasına eliyle ne iş yaptığını sorsanız ne yanıt alırsınız ?
Bu soru, soruyu soranın konumunu hemen belirler; şiire,edebiyata uzaktan bakan bir kişidir.

Çünkü şiirin konusu yoktur, kendisi vardır.
İdeolojisi de kendisidir, konusu da... hayatın içinde yer alan her şey, canlılar, doğa, evren, yıldızlar... Şiirin coğrafyası hayattır.

Küçük bir anı; Ölümünde çok kısa bir önce Cemal Süreya ile İstanbul’da Cağaloğlu’nda bir meyhanede içiyoruz, şiir ve hayat üzerine konuşuyoruz.
1969 yılında ANT dergisinde yayınlanan ‘60 Şiir kuşağı manifestosunda’ Cemal Süreya’yı en fazla eleştiren şair bendim.
Ateşin içinde yaşanan 60’lı yıllarda, ikinci yeni akımını toplumsal duyarsızlıkla eleştiriyorduk.
‘Cemal’, dedim. ‘Seni ben fazla mı eleştirdim?’
‘Yok,’ dedi. ‘Sen haklıydın. Şairler, kuşaklar dövüşe dövüşe gelişirler.’

5.
“ŞİİR YALNIZ ANLATTIKLARIYLA DEĞİL, ANLATMADIKLARIYLA DA VARDIR.”

Bir şiir asla anlattığı kadar değildir.
İyi şiir, alt bilinciyle de okura ulaşır ve okura seçme özgürlüğü verir.
Okuru bilmediği bir dünyaya fırlatır.
Onu kendi yaşamına ve dünyaya açılandırır.

Okur bir şiiri, neden şairin istediği gibi anlasın?
Anlarsa o şiir durağan, statik bir şiir olur.

Bu açıdan bakınca şairleri iki bölüme ayırabiliriz :
Okuru şiire katan, okurunun şiiriyle bütünleşmesini sağlayan şairler ve okurunu şiiriyle sınırlayan şairler.

Bence okur, şiiri her okuduğunda yeni şeyler bulmalıdır. Heyecan duymalıdır.

Şiirin bilinçaltı: sözcüklerin yanma noktaları arasındaki alanlarda söylenmeyen fakat beynimize ve kalbimize akıtılan kızgın eriyikleridir.Okur bunu, şiiri okurken anlamaz.

Yazılmayan, çağrıştırılan sözcüklerdir. Yazılan sözcüklerin uçurumlarıdır.
Okuru heyecanlandıran işte bu uçurumlardır. Bazen de sözcüklerin arasındaki sessizliktir.
Uçurumlarla sessizlik arasında bir yolculuk...

Klasik müziği ve caz şarkılarını düşünün.
Onları var eden: melodiler arasındaki sessizlikler değil midir?
Bu sessizliği çıkarırsanız, melodiler, trafik kazasında birbirinin üzerine binen arabalara benzer.
Şiirde, sözcükler aralarındaki suskunlukla donanmıştır
Bu suskunluklar şiirin nefes aldığı deliklerdir.
Sessizlik şiirin solunum organıdır.
Şiirin yaşam süresini belirler.
Kısaca, şair,anlattıklarının dışında,anlatmadıklarını okurun bilincine akıtan insandır.

6.
“HER ŞİİR BİLİNMEYEN ADRESE GÖNDERİLMİŞ BİR MEKTUPTUR.”

Biten her iyi şiir bilinmeyen bir adrese postalanmış bir mektuptur.
Adresini kendi bulur. Hızını kendi tayin eder.

Bakarsınız yazdığınız bir şiir bir yerlere takılır kalır, bir diğeri adresini bulur.
Hiç tanımadığınız yerde hiç tanımadığınız insanların elinde dolaşır, onların hayatına ortak olur.
İstanbul’da düzenlenen bir söyleşi ve şiir saatinde, bir devrimci:
‘Hocam!’ dedi. ‘ Sizin şiirleriniz beni hapishanede ayakta tuttu, bana direnç verdi.
Şiirlerinizi okumasaydım şu anda hayatta olmayacaktım.’

O an ağlamamak için kendimi zor tuttum.
Şair olarak yaşadığım en mutlu ve en sevinçli anlardan biriydi.

İzmit’te, Süleyman Demirel Kültür merkezinde benim için düzenlenen bir şiir gününde, üniversiteli genç bir kız: ‘Hocam! Diren! Ey Kalbim’i okur musunuz?’’ diye sordu.

Şaşırdım. 20 yaşında bir öğrencinin, 40 yıl önce yazdığım şiiri dinlemek istemesi şaşırttı beni.
Ben bu şiiri yazdığım zaman, o daha doğmamıştı.

Anladım ki, 68 olayları içinde yazılan bu şiir, bu gün de aynı tazelikte ve güncellikte.
Umarım,bu öğrencinin çocuğu da, bir gün aynı şiiri dinlemek ister.
Benim sesim dünyada olmayacağı için, yaşayan başka bir sesten...

Bence, bir şairin hiç tanımadığı insanların hayatına olumlu yönde ortak olması, onlara sevinç, direnç ve yaşama sevinci taşıması, aşılaması, şairliğin en güzel yanı.

Bazen bir şair, bazı şiirlerinin önemini okurlarından öğrenir.
Çok önemli çok iyi bulduğunuz bir şiir değil de, başka bir şiiriniz insanlara ulaşır.

Bu da, şiirin, şairden ayrı,kendi yaşamı olduğunun ispatıdır.

7.
“ŞAİR OLUNUR MU?”

Şair olunmaz. Şair, şair olduğunu bilmez. Şairliğini sonradan anlar.

Artık şiirden başka bir şeyi seçme özgürlüğü yoktur.
Şairden başka herkesin şair olduğunu söyleme hakkı vardır.
Bir kelebeğin kelebek olduğunu söylemesi ne kadar gereksizse, bir şairin şair olduğunu söylemesi o kadar gereksiz ve anlamsızdır.
Herşey olabilirsiniz: Başbakan, doktor, avukat, mühendis vb. Herşey olunur.
Ama şair olamazsınız.

Çünkü şairlik olunacak bir şey değildir.
Şairlik insanın çocukluğundan başlayıp tüm yaşamı boyunca varolan kaosun dilsel ateşlenişinin yansımasıdır.
Denizin dibindeki midye içine kaçan yabancı bir maddeyi dışarı atmak için yıllarca çaba verir. Bunu yaparken o maddenin üzerini kat kat salgılar. İşte yıllarca süren bu yoğun işçiliğin sonucu inci tanesi oluşur.
Burada şunu kaçırmayın: Midyenin, inciyi yaratışı, bilinçli bir seçim değil, doğal ve kendiliğinden bir oluşumdur.
Önkoşullarını düşünün: Önce deniz dibi gerekli, sonra midye olacaksınız,
İçinize kum taneciği kaçacak, sonra bunu salgılayacak salgınız olacak ve sonra bundan pislik değil, inci oluşacak.Oluşan incinin şekli de pürüzsüz yuvarlak ve parlak olacak.

İşte gerçek şairler bu süreci bilmeden yaşayıp, sonradan farkına varan Ve bu süreci yeni oluşumlarla sürdürmesini bilen insanlardır.

Şairliğin mektebi yok mu? Var elbet.Bu mekteplerde şiirin ne olup olmadığını öğrenebilirsiniz.
Ama bu mekteplerde öğretilmeyen, öğretilmesi mümkün olmayan tek şey vardır; Yaratıcılık.

Küçük bir öykü: Polanya’nın Lodz kentinde dünyanın en önemli sinema okullarından biri vardır. Bu okuldan Roman Polansky gibi büyük yönetmenler yetişmiştir. Okulu ziyarete gelen gazeteci okulun müdürüne sorar:
-Bu okuldan büyük yönetmenler çıkıyor. Okulunuz çok önemli bir okul olmalı.’
‘Hayır,’ der müdür.’ Büyük olan okul değil, gelen öğrenciler. Biz yalnızca, bize gelen gençlere, onların dahi olduğunu gösterdik, kendileri bilmiyorlardı.’

Ama herkes dahi değildir.
Şunu söylemek istiyorum; Edebiyatı, şiiri, sanatı seviyorsunuz.
Ne güzel,sevin! Bu okullara gidin, bilginizi, donanımınızı arttırın, diplomalar alın. Asın duvara.
Ama şiiri sevmenizi, iyi şiir yazacağınızın asla bir garantisi olamaz.

Hiç bir okul sizi sanatçı yapamaz. Çünkü yaratıcılık öğretilemez.

Evet! Şair olunur mu? diye sormuştuk.

Bence olunmaz. Şair, şair olduğunu sonradan öğrenir. Şairler gittikleri yolda büyük olduklarını öğrenirler. Büyük şiirler, şairlerini uçurumda beklerler. Hiç bir güzelliğin ve yaratıcılığın kendini ispata ihtiyacı yoktur. Bir kuş sesinin, güzelliğini ispata ihtiyacı yoktur.

8.
“ŞAİRİN HEDEFİ NEDİR?”

Şairin hedefi yoktur. Yalnızca şiiriyle geçtiği ve geçeceği duraklar vardır.
Çünkü şiir sonsuzdur.
En çok bildiğimizi sandığımız bir anda en bilmediğimiz şeydir.
Şair, şiirin bu sonsuz yolculuğunda, çok kısa bir süre yol arkadaşlığı yapar şiire.

Şair, yazarak öğrenir. Şair, şiir yazarak bir tanıdık arar dünyada.
Herkesi birbirinin tanıdığı yapar: Birbirlerini düşman sanıp,birbirlerini öldürmesinler diye.

9.
“ŞAİRLER ŞİİRİ BİLMEZ.”

Bilselerdi şiir yazmazlardı.
İyi şairlerle kötü şairlerin arasındaki en önemli farklardan biri budur.
İyi şairler şiiri bilmediklerini bilirler. Kötü şairler de bildiklerini sanırlar.
Şiirin bilinmezliğini ve gizemini bilmek iyi şiire giden yolu açar.

Şairlerin şiir üzerine düşünceleri de, kendilerince, “Şiirin nasıl olması gerektiği’’ne ilişkin olduğu için, şiirle fazla bir ilişkisi yoktur. Özel, bireysel düşünceleridir. Şiir, şairlerin, şiir üzerine düşüncelerini asla ciddiye almaz.

Şairler şiiri bilmez, sezer yalnızca.


10.
“BÜYÜK ŞİİR VAR MIDIR?”

Vardır elbet. Büyük şiirin olmadığını söyleyenler küçük şiir- yazarlardır.
Çünkü onların şiirini açığa çıkarır, kızağa çeker.
Bu yüzden büyük şiiri en iyi tanıyanlar da onlardır. Büyük şiir mi istiyorsunuz ?
Yüzlerce sayabilirim size.

İlhan Berk’ten, büyükten öte dev bir dize :
“Ben gidiyorum, ölüme, o büyük tümceye çalışacağım”

Ya Yasenin’in şu şiirine ne diyorsunuz :
“Şu yaşamda yeni bir şey değil ölmek
Ama o kadar yeni sayılmaz yaşamak da.’’

Ölüm ve yaşam ne kadar yalın ve büyük bir şekilde anlatılıyor.
Zaten büyük şiirlerde bu özellik vardır: Herkesin kolayca yazacağını sandığı ve asla yazamayacağı şiirlerdir.

Yalınlıkları, insan ve dünya kaosunun içinden süzülerek gelişlerindendir.
Kumsallarda, milyonlarca yıldır dalgalarla boğuşarak yalınlaşan taşlardır.
İçlerinde mikrokosmosu taşırlar.

11.
“HEPİMİZ ŞAİRİZ.”

‘’Hepimize ilham perileri geliyor, bir şeyler yazıyoruz. Bunun kötü yanı var mı?’’

Hayır, Yok! Yazın! Bu sizin bileceğiniz bir şey.
Çok dertliyseniz gidip bir meyhaneye bir büyük rakı da devirebilirsiniz.
Masanızdaki dostlarınıza sabaha kadar hayatınızı anlatabilirsiniz.

Ama şiirlerinizle okurları esir almaya ne hakkınız var ?
Şiir bir dert dökme makinası mıdır?

Şiirin bir ‘’RUH TEMİZLEME KLİNİĞİ’’ olduğunu kim söyledi size?


12.
“OKUMAK YA DA OKUMAMAK.”

Bir İsveçliye: ‘’Yazdığın bu şiir iyi değil’’ deyin, hiç alınmadan sizinle tartışır.
Sizden bu konuda bir şeyler öğrenmeye çalışır.
Türkiye’de birine bunu söylerseniz ne olur? Asla kabul etmez, belki de sizi vurur. Neden ?

Çünkü : Türkiye’de şiir, ‘’İyi’’ ve ‘’Kötü’’ kavramlarının içinde yer almaz .
O! Herkesin yapabildiği bir şeydir. Ciddi bir iş değildir. Özel bir bilgi ve çabayı gerektirmez.

(İşin ilginç yanı, böyle düşünenler yalnız ‘’sokaktaki insan’’lar değil, aydınlar, entelektüeller de bu görüşte.) Dergileri dolduran şiirlere bakın lütfen! Anlayacaksınız.

Çünkü : Türkiye, nüfusuna göre, okuma oranının dünyada en düşük olduğu ülkelerden biridir.
Neden İsveç’te bu iş Türkiye’deki gibi değildir.
Çünkü : İsveç, dünyada okuma oranının en yüksek olduğu ülkedir.
Okuyan insan şiir yazmaya korkar. Bu kadar basit mi bunun cevabı diyeceksiniz. Galiba.


13.
“KİM İZİN VERDİ SİZE?”

Nobel Edebiyat ödülü alan Josef Brodsky, Stalin döneminde şiir yazdığı için tutuklanır mahkeme önüne çıkarılır. Hakim sorar:
-Adınız
-Josef Brodsky
-Mesleğiniz
-Şair
Hakim ters ters bakar ve sert bir sesle;
-Kim izin verdi size şiir yazmanız için?, der.

Yeryüzündeki tüm iktidarların ortak görüşüdür bu.
Bu yüzden şiir tüm iktidarlara karşıdır.


14.
“ŞİİR BİR KÜFÜR KADAR BERRAK OLMALIDIR.”

Bir şiir ilk okunduğu anda anlaşılmalı ve arkasında berrak resimler bırakmalıdır.
Okur, şiirin dili nedeniyle zorlanmamalıdır. Dil, şiirde, okuru güzel bir bahçeye ulaştıran güzel bir yol olmalıdır. Ama bu berraklık şiirin içeriğindeki yoğunluk ve zenginlikten kaynaklanıyorsa, bunu anlamak okurun işidir.

Birgün İstanbul’da, İstiklal caddesinin girişinde sandöviç satan bir dükkanda oturmuş sandöviç yiyordum. Dükkanın cam pencerelerinin önünde çeşit çeşit nefis sandöviçler dizili.
Yedi sekiz yaşlarında perişan kılıklı bir sokak çocuğu (kız) pencerenin önünde durdu, sandöviçlere baktı. Dükkanda çalışanlarda biri, müşterileri kaçırmasın diye kızı kovdu. Kovulan kız bir süre sonra yeniden geldi ve sandöviçlere bakmaya devam etti. Bu durum bir kaç kez devam etti. Kız gene geldi ve arkasında sandöviçlerin dizildiği cam pencereye tükürdü. Kocaman bir tükrük fırlattı ve kaçtı.

Bu tükrüğün içinde her şey vardı: Açlık, nefret, öfke, direnç...
Ve bu tükrük çok açıktı, netti, berraktı, kocamandı, güçlüydü...
İşte, dedim kendi kendime. Bir şiir böyle olmalı.

Bu tükrük gibi şiir yazmaya çalıştım.


BİR MAVİ ADAM: NACİ GİRGİNSOY*

İlkay Noylan

Çevre kirliliğinin artık yaşamsal faaliyetleri tehdit eder hale geldiği; ‘iletişim’ sözcüğünün yalnızca seminerlerde, konferanslarda dile getirildiği ama uygulama aşamasında çoğunlukla ötelendiği, içinin boşaltıldığı; giderek her şeyin makineleştiği, insan ilişkilerinin bile tuşlar, elektronik posta kutuları arasına sıkıştığı bir dünya. Yollarda yürüyen insanların artık gülümsemediği, aynada bile kendine düşmanca baktığı; suni mekânların, suni mutlulukların, suni yaşamların yaratıldığı bir dünya. Yaşam karşısındaki duruşu, farklı algılayış ve bakış açısı; içindeki doğa, canlı, insan, yaşam sevgisiyle, tükenmez hoşgörüsüyle dünyaya izini bırakmış bir mavi adam. Vazifelerin en güzeli: Yaşamak görevini yerine getiren kahramanın yazarı, her öyküsünde maviye, doğaya, umuda, emeğe saygıya, insan olmaya vurgu yapan bir mavi adamı ve onun öykü yazarlığını tanıtmak istiyorum sizlere.

Naci Girginsoy 1924 yılında Yunanistan Kesriye’de doğdu. 26 Haziran 1982’de yitirdiğimiz yazarın, öykü ve yazıları en çok Varlık Dergisinde yayınlandı. Naci Girginsoy çocukluğunda, eve alınan yiyeceklerin kese kâğıtlarını açıp okuyacak kadar sevdalıdır edebiyata. Gazete kâğıdından yapılan kese kâğıtlarının eksik yerlerini tamamlarken yazar olmaya karar verir. Mavinin Ölümü, Gençlik Çıkmazı, İpek Böceği, Ünlü Yazarlar Nasıl Yazıyorlar kitaplarını kaleme alır. Seka Posta Gazetesi’nde 25 yıl Yayın Müdürlüğü yapmıştır Naci Girginsoy. Kaynak, Varlık gibi dergilerde yazmış. Behçet Necatigil'in 'Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü'nde yer almış. Varlık Eleştiri (1954), Türk Hava Kurumu Makale (1959), Tercüman (1966) ve Son Havadis (1973) öykü yarışmalarında birincilik ödülleri kazanmıştır. Ayrıca Akbaba Dergisi Yusuf Ziya Ortaç Gülmece Öyküsü Yarışmasında (1981) mansiyon almıştır.

İçindeki sonsuz insan sevgisi “Kimsesiz, bırakılmış çocuklara sahip çıkacağım. Çekip alacağım çocuk gözlerindeki kapkara bulutu.” diyecek size ‘Uzakta Bir Bebek’ öyküsünün içinden. Devrik cümlelerle oluşturulan kurallı bir yaşamın izlerini süreriz “dışarısı” öyküsünde. Evin içindeki durağan yaşam ve onun korunaklıymış gibi görünen ama çok yıpratan “içeride” olma haliyle; akıp giden hayata karışan, onun tüm nimetlerinden yararlanan “dışarıda” yaşayanların gözle görülmez çarpışması; iç – dış karşıtlığı vurucu şekilde çıkıyor karşımıza bu öyküde. İç – dış karşıtlığı hem mekânsal açıdan hem psikolojik açıdan hem de cinsiyet ayrımcılığı şeklinde vurgulanmıştır. Kadın kahramanların istekleri, özlemleri, hissettikleri farklı da olsa, dışarıya yansıttıkları apayrıdır.

Çocuklarla yüksek empati kurma gücü olan anlatıcı, dolaylı yoldan büyükleri de uyarıyor: Toplumun küçükleri bastırma dogmasını yıkın. Herkes içinde bulunduğu anı doyasıya yaşasın. Zaten elimizde bulunan tek olanağın, ‘anı yaşamanın’ önemini vurgulayan cümleleri diğer öykülerde de sıkça okuyacağız. Büyükler tarafından bunca bastırılmış bir çocuğun / çocukluğun dışa vurulamayan aynı zamanda da sindirilemeyen yanının sessiz isyanını şu satırlarda okuruz: “hey, koşun, zıplayın biraz; içinizden geçeni yapın! Top oynayın. Gezin. Gerekirse döğüşün. Güreşin. Üstünüz kirlenirmiş, aldırmayın. Anneniz, babanız söylenecekmiş, dövecekmiş. Olsun. Çocuk olduğunuzu unutmayın. Büyüklere de, davranışlarınızla anımsatın. Aman, çabucak büyümeyin. Sizi çabucak büyütmek istiyorlar, başınızı derde sokmak istiyorlar. Kanmayın. Ben büyüdüğümde şöyle olacağım, böyle olacağım; şunu yapacağım, bunu yapacağım, dedirtiyorlar. Aldanmayın. Büyüdüğünüzde özgür olacağınızı söylüyorlar. İnanmayın. Bırakın büyümeyi, yarın’ı bir yana, bugün’e, şimdi’ye bakın, çocukluğunuzu yaşayın!” Kuşak çatışması her dönemde varlığını koruyan bir engeldir. Birey, çocukluktan çıksa bile hayatı boyunca özgür olamayacak çünkü her zaman için kendisini baskılayacak diğer insanlar, toplumsal normlar, kurallar, kurallar, kurallar olacak. Devlet Demir Yollarında görevli, yeni evli gece nöbetçisinden nöbetini devralmak üzere hazırlanırken birdenbire aynada kendini gören ve ne kadar yaşlandığını fark eden “Dışarıda Bahar Vardı” öyküsünün ana karakteri, karşı gelecektir yetişkinlerin kurallarına: “Yolumu gözleyen gece nöbetçisi dost, bağışla beni!” diyerek nöbetini devralmayacak, üç gün boyunca haber vermeksizin işe gitmeyecek, bahar günlerinin tadını çıkaracaktır.

Aile arasında olsa da zamanla ilişkilerdeki yozlaşmanın kişilere karşı hitapları etkilediğine tanık oluyoruz; ev içinde her türlü sorumluluğu yüklenmiş ablaya saygılı “abla” hitabından küçümser “kız” seslenişine geçerken ev halkı. Tüm umutsuzluğa, işlenen konunun toplumsal aşinalık, yerleşiklik hatta toplum bilincine kazınmışlığına rağmen insana umut ve yaşama sevinci aşılayan bir yazarla karşı karşıyayız. Adeta kaleminin ucundaki sihirle, okurun yaşam sevincini açığa çıkaran, ayrıntıda kalmış güzellikleri gözler önüne seren, insanların yüzünün gülmesinden, eşitliğinden yana olan Naci Girginsoy, öykülerinde insanı temel alıyor. İnsandan çıkıyor yola, dönüyor, dolaşıyor yine insana ulaşıyor. İnsanın her türlü duygu patlaması, çaresizliği, yardımseverliği, çalışkanlığı, anlaşmazlıkları, çatışmaları, hayata tutunamayışı, başarıları, başarısızlığı, isyanı, kayıtsızlığı, anlayışsızlığı, umudu öykülerde yer alır. Doğa başlı başına bir vurgu konusudur. Topraktan ve onun verimliliğinden, cömertliğinden uzaklaşmanın topumun duyarlı alanlarına indirdiği darbe; kendini en çok insanlar arası dayanışma, yardımlaşma, gönül birliği, dostluk duygularında gösteriyor “Mavinin Ölümü”nde. Yozlaşan, sığlaşan ve bir süre sonra insanlar arasına duvarlar ören ilişkiler o denli yatay bir dille anlatılıyor ki bunları kanıksamışlığımıza şaşırıyoruz. Balyoz gibi iniyor okurun zihnine, yüreğine ironi. İroninin tüm olanakları kullanılıyor. Kızlara söyleniyor can alıcı noktalar ama gelinlerin de hiç üzerine alındığı yok.

Doğanın tahrip edilmesi, sanayileşmenin insan hayatındaki olumsuz etkileri, giderek birbirine yabancılaşan aile bireyleri, ilişkiler ve bunların olası sonuçlarını işliyor Naci Girginsoy. Doğaya âşık bir yazar. Her öyküsünde maviye bir vurgu var. Olağan düşünce kalıplarının dışına taşıyor okuru, sonra aniden aslında olağan olanı anlattığını sezdiriyor. En karamsar, umutsuz başlayan öykünün sonunda bir aydınlık, bir mutluluk yerleştiriveriyor içimize yazar, tüm sıcaklığıyla. “Bizim savaşımız, kara’lara karşı çıkmak olmalı, diye düşünüyorum. Aklar, maviler, yeşiller, çoğunluğu kazansın. Pırıl pırıl aydınlık günler doldursun hayatımızı. İnsanlar çalışsın. İnsanlar gülsün. İnsanlar yaşasın.” dedirtiyor öykü kahramanına. Bir diğer öyküde şu sözler yazarın hayat felsefesini, aynı zamanda ‘insan’ olmanın özetini veriyor bize: “Hayat, yaşanması gereken, taşımaya zorunlu olduğumuz bir yük olmaktan çıksın, yaşamaya değer, büyülü bir sevinç olsun. Elimi kırmızı kiremitler üstünde gezdiriyor, tümüne çalışkanlık, yiğitlik, doğruluk, iyilik, sevgi yağdırıyorum. Sabah uyandıklarında daha mutlu olacaklar. Önce taze bir güne gülümsemekle başlamayı öğrenecekler. Sonra, isteyerek, severek çalışmayı. Doğru olmayı, dürüst ve yiğit davranmayı. Kimseyi aldatmamayı. Kimseye kötülük etmemeyi. Kimseyi kıskanmamayı… Giderek kahveler, ucuz meyhaneler, o zamanı yiyen kötümser izbeler, yerlerini temiz, ışıklı, neş’eli salonlara bıraksın. Daha çok tiyatro, daha çok konser salonu, daha çok spor salonu, daha çok kitaplık, park yapılsın. Kalabalık, şaşkın, kararsız akmasın şehrin caddelerinden.” Bir ütopya mı? Bunca kurulmuş güzel hayalin gerçekleşmesi; benliğinden, çıkarlarından başka bir yere odaklanamayan insanoğlu için mümkün müdür? Naci Girginsoy’un öykülerini okudukça neden olmasın diyor insan, neden gerçek olmasın ütopya? Gerçekleştiğini görmek istiyor.

Dürüst, ülke meselelerine duyarlı, okuyan, çalışkan, genellikle olumlu özelliklere sahip insanlar Girginsoy’un öykü karakterleri. Duru bir dille, büyük bir Türkçe hâkimiyetiyle yazılmış öyküler. Yazarın; çetrefilli, ağdalı, anlamayı zorlaştırıcı ifadelerden tamamen uzak yalın bir anlatım dili vardır. Kısa cümleler kuruyor çoğunlukla. Yeri geldiğinde uzatıyor cümlelerini ama asla sıkıcı okumaya yol açmadan. Kendine özgü söyleyiş biçimiyle kullandığı sözcükler anlatımını zenginleştiriyor. Sessiz, suskun anlamında susuk diyor; sedyeye yatak araba; buruşan dostluklar…

Öykülerin tamamında görsellik hakim. Atmosfer canlanıveriyor okuyucunun gözünde. Okurun dikkatini dağıtacak, onu öyküden uzaklaştıracak tek bir sözcük yok öykülerde. Damıtılarak yazılmışlar. Deniz, gökyüzü, fabrikalar, testiler, küpler, Haydarpaşa Garı öykülerde kişileştirilmiş. Yazının tüm olanaklarından yararlanan bir yazarla karşı karşıyayız. Anlatı dilinin, kullanılan zamanın zenginliği okuru kitaba bağlıyor. Kimi öykü on beş yaşındaki gencin ağzından bir mektup oluyor bizi mahremiyetine alıyor. Kimi de Selim Tez’inki gibi günlük olup defter sayfalarında gezdiriyor tarihe de tanıklık yaptırarak.

Tüm öykülerde çok büyük bir toplumsal duyarlılık ve bilinç vardır. Halkın geçim sıkıntılarına sıklıkla vurgu yapılır. Halkı kandıranların, sömürenlerin eleştirisi yapılır; ince bir dille, dokundurarak. Silindir şapkalı büyükler hep aynı, değişmez ve bir türlü gelişmez vaadi tekrarlar dururlar: Yarınlar güzel olacak! Güzel Yarınlar Yakın, öyküsünde Selim Tez de aynı kandırmacaya yürekten inanarak tüketmiştir yaşamını. Taşlamaların güzel örneklerini okuruz Mavinin Ölümünde. Bir toplumun, bir dönemin genel görünümünü değil, geniş bir zamana yayılmış alışkanlıkların, her türlü sömürünün, haksızlıkların, yerleşik yanlışların işaret edildiği tarafsız bakış açısıyla geniş bir yelpazede aynaya baktığımızı hissederiz.

“Terzibayırı” adı üç ayrı öyküde anılmaktadır. Anlıyoruz ki yazar için özel bir önemi vardır bu tepenin. İçinden yaşam, yaşanmışlık fışkırır öykülerin. İstanbul’un tüm halleri, semtleri, yüzleri geçer öykülerden. Yansımalı sesler anlatıma doğallık ve güç katar.

Çocukluğuyla hesaplaşması bitmemiş yetişkinler sıklıkla sözü ele alıyor öykülerde. Çocukların bakış, duyuş, algılayış açısıyla yetişkinlerinki arasında fark büyük ve gel gitlerle dolu.

“Kiraz Ağacı” adlı öyküde erkek bakış açısına sahip bir kadının dilinden evin halleri, ezilmişliği, bunun farkına dahi varamayışı ve kendisine benzer bir kız çocuğu yetiştirmesi anlatılıyor. “Anam, güzel anam, evlenmek bu mu?” diye başlayan cümlenin ardına takılıp gelen soru cümleleri okuyanın içini acıtıyor. Sıla özlemi içinde aile iki ülkede de yokluk yaşıyor. Türkiye ve Almanya. Baba, filmin en güzel yerinde elektriğin kesilmesi gibi giriyor, ana kızın köylerine dair hayallerinin içine. Darmadağın ediyor köye, yurda özlemi. Sonra ışığın kapatılmasını emrediyor. Yarın Almanya’da yeni bir iş günü doğacak erkenden… Okurun dikkatini, sorunun merkezine çekiyor yazar. Satır aralarına çözümler gizliyor, bulabilene… Bazı öykülerdeyse okuru zahmete sokmuyor, karşılıklı sohbet havasında çözüm yollarını bir bir işaret ediyor. Hiçbir öyküde samimiyetini yitirmiyor. Her öykü iz bırakıyor; bazıları anlatımıyla, bazıları konu seçimiyle, bazıları acıttıklarıyla, bazıları aydınlattıklarıyla.

Okuduktan sonra, ‘bitti’ diyemiyorsunuz. Kahramanlarını, konularını tüketip bir kenara çekilmiyor Naci Girginsoy, onları içinizde derin bir yerlere yerleştiriyor.

"Dokunuşlar" adlı öykü kitabımın 2007 Naci Girginsoy Öykü Ödülünü almış olması benim için çok anlamlı ve özeldir.
* Tüm alıntılar Naci Girginsoy, Mavinin Ölümü, Aya Kitap (2006), kitabından yapılmıştır.
NOT: 23 - 24 - 25 Mayıs 2008 Eskişehir 4. Öykü Günlerinde İlkay NOYLAN’ın “Ustalara Saygı/Naci Girginsoy Öyküleri Üzerine” kapsamında konuşma metnidir. Patika Dergisinin 62. sayısında yayınlanmıştır.





UMUT’UM UÇARKEN…
Bülent Tekin

-Tüm babalara…-
Yüreğimdeki dalgalanmalar içime işlemiş. Hüzün ve üzüntü üretiyor. Mutsuzluk içinde Umut’tan da yoksun olarak zar zor nefes alıyorum. Kutsal kitaplarda yazıldığı, Tanrı insanı kendi suretinden yarattı örneği gibi dünyaya getirdiğim oğlum yuvadan uçtu. Bir baba olarak ölüm sonram beni yeryüzünde temsil etmesini beklerken bir kez olsun düşünceme önem vermeden gitti. Oysa benim bebeğimdi o. En iyi eğitim ve yaşam şartlarını maddi gücüm doğrultusunda esirgemeden görevimi yaptığım inancındayım. Ama o hayat arkadaşını-benim, eşimin, kızımın düşüncelerini sormaksızın-seçerken, bir çaresizlik içinde bıraktığı ailesine sözde bir cezalandırmayı amaçladı. Yaşam bu kadar gerçek işte! Ayrılık bir ölüm gibi sinsi sinsi yüreğime kazındı, kansız, pıhtılaşmasız ve fizik kuralları dışında salt bir ruh bozumu olarak. Ayrılık, yaşayan bir canda ruhun ölümünü en güzel betimlemesiyle öğretiyor insana bir yazar olsan dahi.
Oysa ne dolu dolu konuşurduk, ne çok sarardım, ne tatlı tatlı öperdim bir bebek güzelliğinde(ki) yüzünü. Şimdi geriye bir ahh! diyerek göğüs geçirmek kaldı. Acı-artık-huzur tatmayan kalbimi kemirmeye başladı. Yüzünü, duygulu ifadelerin kapladığı o melek yüzü özlüyorum. Ama hayat idealistlerin ya da materyalistlerin yaptıkları felsefeyle tam açıklan(a)mıyor bu noktada. Bütün felsefi açıklama bir saman alevi gibi parlayıp sönmekten ileri gidemez. Çünkü, “Hayır, istediğimi yapacağım, yapacağım!” diyen düşüncenin önünde direnişiniz ancak bir alev parlayışı gibi çabucak söner.

Nefesi tıkanmış, nerdeyse boğulacak gibi, bir sorgucunun karşısındayım. Hesap veriyorum sorgucuya iyiliği, güzelliği, ahlâkı, onuru ve yakışanı söylemenin suçluluğu içinde oğlumun susta kaldığı bir izbede. Korkunç bir heyecan basmış damarlarımı adeta çatlatacak… Sanki şurada burada tek tük ışıklar titreşiyor. Bir hırs kumkuması içinde olduğumu haykıran oğluma karşı öfkem kabarmadan susuyorum. Ama içimde beni dinlemeyen bir ses çığlığı basıyor ve benim dışımda kimse duyamıyor: “Hayır, istediğini yap ama yarın mutsuzluğunu görmek istemiyorum!”

Hayat her şeye karşın devam ediyor. Biz çocuklarımızı annemizden çok sevmedik mi? Çocuğumuz da bizi sevmeyecek ve belki de o, çocuğuna haykıracak. Kim bilir? Kendimi çok komik, acımasız bir paskal kalıbı içinde sevinen(!) hissediyorum, tiksiniyorum. Çocuklar gibi ağladığımı bir gören olmasın, bu iğrençliğin acısını belki bir Tanrı cani için duyumsayabilir. Ve belki de bu acıyı insanı kölelikten özgürlüğe, oradan da olgun bir kişiliğe ulaştıran bir derviş duyumsayabilir. Alçak gönüllülükle iradeyi tam egemen kılan, özgürlüğü ise tutsaklık zincirine takmadan ruhuna işleyen adamlar…

Benimle hesabını kesen, varım yoğum oğlum için benim bir önemim kalmadı mı? Annem çocuklar melektir derdi, ilk oğlum öldüğünde o bir melektir, uçtu gitti demişti. Onun adını koymuştum bu yeni meleğime bizlere bir “Umut” olsun diye… Aklım hapsedildi, ruhumda çatışan duygularım yetiyor bana…

Denir ki çocukların suçu yok, onlar birer melektir: Çünkü cennette elmayı yiyen büyüklerdi. Denir ki suçlu olan yaşam ve insanın ta kendisidir. Çünkü insana cennet verilmesine karşın, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından elmayı yiyerek dünyadaki özgürlüğü seçmişler… Ve aynı özgürlük ateşini Promethe(us) mutsuz olacağını bile bile göklerden çalmıştır. Ve benim umudum yazarın dediği hatalarla dünyanın diğer ucuna gidilir, ama geri dönülmez deyişini bilir. Biz bütün çocuklara karşı suçluyuz. “Pırrr” diye uçan bütün kuşçuklara, çocuklara, meleklere karşı suçluyuz. İnsanların dünyasına gelmek gibi bir suçumuz var. O vahşi, su katılmadık kötülükler içinde boğazına kadar günaha batmış olarak, tüm hırpaniliğimize rağmen iyilikleri hiç öpemediğimizden dolayı suçluyuz. İçimde ete kemiğe bürünmüş düşüncelerimi yazmaya sayfalar yetmez, yeri de değil. Kuşçuğumla ilgili ise, kalbinde benimle ilgili nasıl bir anı kalacağını Allah bilir! Bir anı kalacak mı acaba?